İpek Yolu'nun İzinde... Kazakistan & Özbekistan
Cumartesi, 16 Kasım 2013 20:03

DSC 0121-001Hava çoktan kararmış... Etraftaki onlarca kişi geçiş sırasının kendilerine gelmesini beklerken bir yandan da meraklı gözlerle bizi izliyor...Aslında Türkistan'dan sabah erken saatlerde çıkmıştık yola, ancak aracımız Shymkent yakınlarında arızalanınca, ancak akşam saatlerinde varabildik sınır kapısına. Issız ülkelerin ıssız kara sınırlarında her zaman bilinmezlik vardır, sırtında kocaman çantalarıyla yürüyen ve bu topraklarda yabancı olanların dikkat çekmesi de bu yüzden çok zor olmaz. Kazakistan'ı ardımızda bırakıp Özbekistan'a adım atacağımız köprüye doğru yürürken de durum böyleydi. Önce Kazakistan tarafında 3 orta yaşlı kadının yardımıyla tamamı Kiril alfabesiyle dolu vize formlarımızı doldurduk, sonra da loş ışıkların aydınlattığı köprüyü ağır adımlarla geçtik. Özbekistan tarafına geçtigimizde bizi önce Özbek polislerin rüşvet denemeleri karşıladı, onları atlattığımızda ise sıra çantalarımızın aranmasına gelmişti. Çantada bulunan harici diskteki videolar bile seyredildikten sonra nihayet sınırı geçmemize izin verilmişti. Özbekistan'ın başkenti Taşkent sınırdan sadece 25 kilometre mesafedeydi, İpek Yolu'nun izlerini heyecanla takip ediyorduk...

 

Okul sıralarında defalarca duymuştuk, Türkler Orta Asya'dan göç etmişti Anadolu'ya. Anadolu'yu nispeten gezdik gördük, ama Orta Asya nasıldı ? Atalarımız ordan geldiğine göre bizim de onlara benziyor olmamız lazımdı. Peki ya dil ? Anlaşabilir miydik başka bir dile ihtiyaç duymadan ? O topraklardan göçeli çok uzun yıllar olmuştu ama hala taşıyor muyduk oralara ait bir şeyler ? Bu ve bunun gibi sorular, yeni rotamıza karar vermemize yardımcı olmuştu. Başka Türlü Bir Şey'in Asya'ya geri dönme, köklerinin izini sürme zamanı gelmişti. İstanbul'dan akşam saatlerinde havalanan uçağımız yaklaşık 6 saat bir yolculuğun ardından Kazakistan'in başkenti Almatı'ya sabaha karşi indi. İstanbul'da yaşayan Kazak dostumuz Askar, şans eseri aynı günlerde ülkesindeydi ve sabahın o erken saatine rağmen arkadaşı Olcas ile beraber bizi karşılayarak kalacağımız otele yerleştirdi.

 

DSC 0003

Kazakistan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin 1991 yilinda dağılmasiının ardindan kurulan devletlerden biri. Doğal kaynakları ve coğrafi konumu sebebiyle dünyanın sayılı ülkelerinden biri konumunda. Ülkede hala hatrı sayılır bir ölçüde Rus etkisini görmek mümkün. Pek çok Rus kökenli insan da hala bu topraklarda yaşıyor. Otele yerleştikten sonra kendimizi sokaklarına attığımiz ülkenin eski başkenti Almatı geniş caddeleri ve yeşillikleriyle dikkat çekici ama sabahın bu saatinde bomboştu, pek çok dükkan da henüz kapalıydı. Nihayet açık bulabildiğimiz bir restoranda bir şeyler atıştırdıktan sonra, Almatı sokaklarını gezmeyi öğleden sonraya bırakıp şehre 20 kilometre mesafedeki kış sporları merkezi Chimbulak'a gitmeye karar verdik. Almatı'da yasal taksi miktari Rus kökenli diğer şehirlerde olduğu gibi oldukça az, bu yüzden yolda durduğunuz herhangi bir araçla para pazarlığı yapıp istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Biz de benzer bir yöntemi denesek de başarılı olamadık ve zor da olsa yasal bir taksi bulup yola koyulduk. Aracımız şehirden çıktıktan sonra sonbaharın etkisini iyiden iyiye gösterdiği agaçların arasından Chimbulak'in eteklerine vardık.Yolun bundan sonrasına teleferikle devam edecektik. Yukarıya çıktığımız her metrede renkler beyaza dogru döndü. Bir süre bulutların arasında ilerledikten sonra karlarla kaplı kayak merkezine vardık. Tabi ki her zaman oldugu gibi soğuk havaya karşı korumasızdık. Ancak duruma çabuk uyum sağladık, insanlar montlarıyla, bereleriyle kayak yapmaya hazırlanırken biz spor ayakkabılarımızla kartopu oynuyorduk. Dönüş yolunda deniz seviyesinden 1691 metre yüksekte bulunmasıyla dünyanın en yükseği olan Medeo buz pistine uğradık. Onlarca insanin genişçe bir vadinin ortasinda ve açık havada paten kaymalarını izlemek keyifliydi. Kazak sporcuların son dönemde katıldıkları yarışmalarda önemli dereceler aldıklarını da not olarak düşelim. İnsanlarin rahatça spor yapma imkanı buldukları her şehirden başarılı sporcular çıktığının bir örneği daha.

 

Günün 2. yarısında insanlar sokaklarda görünmeye başlamıştı. Şehrin merkezinde bulunan ve yine teleferik aracılığıyla çıktığımız Kök Töbe'de pek çok kişi güzel havanin keyfini çıkarıyordu. Almatı'ya hakim konumda bulunan Kök Töbe kazakça Yeşil Tepe anlamına geliyor ve üzerinde bulunan yeşil alanları, restoranları ve parklarıyla insanların nefes alması için ideal bir nokta. Öyle ki tepede küçük bir hayvanat bahçesi ve Beatles heykeli bile var. Grubun dünya müzik piyasalarinı kasıp kavurduğu dönemde ülkelerini ziyaret etmesini çok isteyen Kazak gençlerin bu isteği hiç gerçeklemese de böyle bir heykelin ortaya çıkmasına vesile olmuş. Kök Töbe'de geçirdiğimiz bir kaç saatin ardından, aksam çıkacağımız uzun Türkistan yolculuğu öncesi Olcas bizi evine davet etti ve ailesinin bizim için hazırladığı muhteşem sofrada geleneksel Kazak yemeklerini - bol etli, bol hamurlu ve son derece lezzetli- tatma sanşımız oldu. Kazak kültürüne ait küçük bir detayı da burda ögrendik. Yaşlı da olsa genç de olsa, eve gelen misafir masada baş köşeye ve kapıya karşı oturtuluyor. Misafirperverlik kültürümüzü bu topraklardan aldığımızın küçük bir örneği olsa gerek bu da. Yemek sonrası Olcas'ın geleneksel Kazak sazı olan Dombra ile söylediği türküleri de keyifle dinledik.

 

DSC 0090

Almatı'da geçirdiğimiz yoğun günün ardından bizi buraya çeken izlerin peşinden gitme vakti gelmişti, İpek Yolu'nun izinden... İpek Yolu, milattan yüzyıllar önce Mısırlılar ve sonrasında Romalıların, Çinlilerden aldıkları ipekleri taşıyan kervanların kullandığı yol olarak ortaya çıkmış. Çin'den başlayan bu dünyaca ünlü yol, Anadolu ve Akdeniz'den geçerek Avrupa'ya kadar uzanmış ve zamanla sadece tüccarların değil her iki yönde fikirlerin, orduların, hastalıkların, kültürlerin, ırklarin ve hatta dinlerin taşındığı bir yol haline gelmiş. Bu yolun en önemli duraklarından bazıları bizim de seyahatimizin rotasını oluşturuyordu ve biz de bu yolun izini sürmeye Almatı'dan çıktığımız uzun bir tren yolculuğu ile başladık. Rotamızda Kazakistan'in güneyindeki Türkistan şehri vardı. Aslen Türkistan'li olan Askar da bu yolculuk da bize eşlik etmeye devam ediyordu. Ağır ağır yol alan eski trendeki 4 kişilik yataklı kompartmanımızın üst yatakları bize aitti ve bu önceki günün uykusuzluğunu gidermek için harika bir fırsatti. Yemek vagonundaki keyifli sohbetin ardından biz uyumaya hazırlanırken alt yataktaki yaşlı amca hala kitabını okumaya devam ediyordu...

 

Gözümüzü açtıgımızda Türkistan'a varmak üzereydik ve tren uykuları her zamanki gibi bize yetmemişti. Trenden son inen yine bizlerdik, ama müthiş bir kahvaltı bizi bekliyordu. Askar'in ağabeyi bizi karşılamaya gelmiş ve bizi doğruca tüm ailenin birlikte yasadığı eve getirmişti. Türkiye'den gelen misafirler evde bulunan pek çok küçük çocuk için son derece sıradışıydı, meraklı ama utangaç gözlerle bizi izlediler uzun uzun. Kahvaltı sonrası şehri gezmeye başladık. Türkistan, Almatı'ya oranla çok daha küçük bir şehir, 95.000 civarındaki nüfusu büyük çoğunlugunu Kazaklar, Özbekler ve Ahıska Türkleri yaşıyor. İpek Yolu'nun en eski pazarlarından biri de bu küçük şehirde bulunuyor. Bol renkli, bol kokulu bu pazarda çok çeşitli şeyler almak mümkün, biz de gelmişken kımız denedik ama çok sevdiğimizi söylemek mümkün değil.

 

IMG 0787

Türkistan'dan bahsederken şehrin tarih sayfasında önemli bir yer etmesini sağlayan kişiden bahsetmemek tabi ki mümkün degil, o kişi de Hoca Ahmed Yesevi. Ahmed Yesevi Türk dünyasının ilk ve en tanınmış mutasavvıfı olmakla beraber Yesevîlik olarak bilinen tasavvufî akımın da mimarı. İslam ve Türk kültürünü aynı potada eriten Yesevi öğretisi ve Ahmed Yesevi'nin hazirladığı Divan-i Hikmet adli eser Anadolu'nun türkleşmesinde ve islamlaşmasında önemli rol oynamış. Bunun için İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile uygun biçimde sentezlemiş ve Eski Türk inanışlarından bir kısmını İslam dininin içine dahil ederek, dinlerini henüz degiştirmiş olan Türklere dinin felsefi yönünü tanıtmış. Türk tasavvuf tarihinin ilk akla gelen isimlerinden olan Yunus Emre, Mevlânâ Celaleddin Rumi, Hacı Bektas-i Veli ve Hacı Bayram-ı Veli gibi İslam büyüklerinin de görüşlerinin temelini oluşturan bu öğreti, Anadolu topraklarında ve Türk kültüründe önemli yer etmiş olan ‘hoşgörü’ felsefesinin de yapı taşıymıs aynı zamanda. Ömrünün önemli bir kısmını Türkistan şehrinde geçiren Hoca Ahmed Yesevi'nin türbesi de bu şehirde bulunuyor. Çeşitli ülkelerden pek çok insanın ziyaret ettiği türbeyi bizim de ziyaret etme şansımız oldu.

DSC 0108-001

 

Ertesi günkü uzun ve yorucu yolculuğun ardından sınırı geçerek ulaştığımız Taşkent, yüksek binaları ve modern caddeleriyle dikkat çekiyordu. Bunun yanında Kazakistan'da Kazakçayı anlamak oldukça zorken Özbekçe kulağımıza çok tanıdık geliyordu. Geceyi Taşkent'te geçirdikten sonra ertesi gün 2 saatlik hızlı tren yolculuğunun ardından merakla beklediğimiz Semerkant'a ulaştık. Modern tren istasyonundan hızlıca çıkıp otelimize yerleştik ve yine sokaklara bıraktık kendimizi. Dünyanın en eski şehirlerinden olan ve İpek Yolu'nun en önemli duraklarından biri olarak kabul edilen Semerkant 13. yüzyılda Moğol imparatoru Cengiz Han tarafından yakılıp yıkıldıktan sonra 14. yüzyılda Timur Han'ın şehri başkent ilan etmesiyle ortaçağın en gözde bilim, sanat ve kültür merkezlerinden biri haline gelmiş. Bu dönemde şehirde medreseler, rasathaneler, bilim ve sanat kurumları gibi pek çok mimari eser inşa edilmiş, öyle ki şehir gezginler arasında "doğu masalı" olarak anılmaya başlamış. Bu eserlerin en önemlilerin birarada bulunduğu Registan Meydanı da bu masalın kalbi olsa gerek. Her ne kadar bizim meydanda fotoğraf ve görüntü çekebilmek için polise rüşvet vermek zorunda kalmamız masala biraz zarar vermiş olabilir ama olsun. Registan Meydanı'nda üç medrese birarada bulunuyor, bunlar meydandaki ilk yapıt olan Uluğbey Medresesi, üzerinde Semerkant'in sembolü olan 2 aslanın resmedildiği Sirdar Medresesi ve son olarak yapılan ve diğer iki medresenin arasında bulunan Tillakari Medresesi. Sirdar Medresesi'nin, üzerindeki aslan figürleri sebebiyle İslam mimarisindeki genel yapının aksine üzerinde resim bulunduran nadir eserlerden olduğunu da belirtelim. Registan Meydanı dışında etrafta pek çok benzer eser ve cami görmek mümkün. Bunun yanı sıra özellikle Amerikalı ve Kanadalı turistlerin şehre ilgisini görmek bizim için ilgi çekici noktalardan biri oldu.

 

IMG 0850-001

İpek Yolu üzerindeki yolculuğumuzun bir sonraki ve son durağı ise Buhara oldu. Aynı Semerkant gibi çok eski bir tarihe sahip olan Buhara şehri islam dünyasının önemli fikir adamlarına, matematikçilerine, edebiyatçılarına ve bilim adamlarına ev sahipliği yapmış. Şehir yine benzer şekilde Cengiz Han'in gazabına ugramasına rağmen tekrar inşa edilmis ancak yıllar boyunca aralıklarla tekrar tekrar saldırıların hedefi olmuş. Tarihi Buhara surlarının içinde kalan Mir-i Arab medresesi, Kalyan minaresi ve Buhara Khan Camii bu saldırılardan kurtulmayı başaran sayılı eserler olmuş. Yine de eski görüntüsü, tozlu sokakları, köhne yapıları ve sayılı tarihi eserleri ile Buhara bize daha çok andırdı Ipek Yolu'nu. Zamanında kervanların konakladığı hanları, insanların koşuşturduğu pazarları, savaşları, barışları hayal bile etmek çok keyifliydi. İpek Yolu insanlık tarihine çok derin harflerle kazınmış, bu etkiyi burda görmek kesinlikle heyecan vericiydi. Aynı meşhur bir Özbek atasözünde söylendiği gibi; Kainatta iki büyük yol vardır. Gökyüzünde samanyolu, yeryüzünde Ipek Yolu...

Özcan