Türkiye

 

Çanakkale

 

IMG_1509Çanakkale'nin iki yakası olduğu gibi iki farklı çehresi de var. Bunun sebebi hüzünlerle dolu Çanakkale Savaşları'nın burada yapılması diğeri ise mükemmel doğaya ve köklü bir tarihe sahip olması. Bu sebeptendir her fırsatta Çanakkale'ye gidişimiz. İlk Çanakkale gezimiz bir nisan ayına rastlıyor. Kıştan yeni çıkmış Çanakkale baharı yeni yeni karşılarken rotamızı Çanakkale Savaşları'nın yapıldığı Seddülbahir, Anafartalar, Arıburnu ve Anzak koyu daha sonraki gün de arkeolojik Assos kenti olarak belirliyoruz.

 

Dur Yolcu! 

Çanakkale'ye girince bizi Kilitbahir tepesindeki, Necmettin Halil Onan'a ait Dur Yolcu şiirinin ilk mısraları karşılıyor. 

 

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.

 

Gezimizin daha ilk dakikalarında tüylerimizi diken diken eden bu mısralar Çanakkale'de yaşanan, beş yüz bin insanın öldüğü kanlı savaşları durup düşünmemizi sağlıyor. Bir otele yerleşip hemen şehitlikleri ziyaret için Çanakkale iskelesinden Kilitbahir iskelesine hareket ediyoruz. Kilitbahir Kalesi ile başlayan yolculuğumuz, Seyit Onbaşı Anıtı ve Mecidiye Tabyaları, Alçıtepe Köyü, Şehitler Abidesi, Kabatepe müzesi, Arıburnu, Anzak Koyu, 57. Alay Şehitliği ve Conkbayırı şeklinde devam ediyor. Her köşe başında bir anıt, her anıtın bir hikayesi var. Çanakkale adına ne kadar şiir yazılsa az. 1973 yılında yapılan Çanakkale Şehitler Abidesi'nin ayaklarında Mehmet Akif Ersoy'un "Çanakkale Şehitlerine" adlı şiirinden iki beyitte şöyle diyor:

 

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın

 

Günün yorgunluğu ve hüznüyle otelimizde dinlenmeye çekiliyoruz. Ertesi gün yolculuğumuz Assos gezisiyle devam edecek.

 

Assos (Behramkale)

 

DSCN0861Çanakkale'den kiraladığımız arabayla Kaz Dağları'nın eteklerinden, Yunan radyolarındaki şarkılar ve zeytin ağaçları eşliğinde Assos'a varıyoruz. Assos şehrinin Midilli Adası'ndan gelen Methymnalı'lar tarafından MÖ 900-1000 yılları arasında kurulduğu sanılıyor. Şehrin çok parlak bir geçmişi var. Bir çok filozofa ev sahipliği yapan bu şehirde ünlü filozof Aristo da bir dönem yaşamış. Şöyle bir hikayesi var Aristo'nun; MÖ 348 yılında şehre geldiğinde Assos Kralı Hermeia'nın yeğenine aşık olan Aristo onunla evlenmek ister. Kral bu isteğini bir şartla kabul eder. Aristo Assos'a bir felsefe okulu yaptıracaktır. Bu isteği yerine getiren Aristo kralın yeğeni Pythia ile evlenir. Bir süre  burada felsefe dersleri veren Aristo daha sonra Midilli adasına göç eder burada botanik üzerine araştırmalar yapar.

 

Assos'ta bulunan taş evler orjinalliği bozulmadan restore edilmiş ve içinde hala insanlar yaşıyor. Athena tapınağı ve antik tiyatro şehrin önemli kalıntılarından. Tapınağın bulunduğu yerin Midilli Adası'na bakan yamacındaki berrak Ege Denizi'nin manzarası bizleri büyülüyor. Antik tiyatrodan denize doğru giden yol bizi antik limana götürüyor. Limandaki balık ziyafetinden sonra Çanakkale'ye ve oradan İstanbul'a geri dönmek üzere yola çıkıyoruz.

 

Truva

 

Yaz sona ermek üzere. Haftasonu için Çanakkale üzerinden Truva ve Assos'a gitme hedefimiz var. Cuma öğleden sonra Çanakkale'ye doğru yola çıkıyoruz ve gece Çanakkale'ye varıyoruz. Çanakkale'nin sakin gecesinde şöyle bir tur attıktan sonra uyumak için her zaman kaldığımız otele dönüyoruz. Ertesi gün yolumuz Truva üzerinden Assos olacak.

 

Erken saatte Truva antik kentine doğru yol alıyoruz. Yeşil tepelerden Dardanel'in manzaarasını izleyerek gidiyoruz. Truva Çanakkale'den Assos'a doğru giderken sağ tarafınızda kalıyor. Truva'ya doğru yöneliyoruz. Truva her ne kadar 2004 yapımı Brad Pitt'in rol aldığı Troy filmi ile ün yapsa da yıllardan beri ziyaretçi akınına uğruyan antik bir kent. MÖ 3000 yılından günümüze kalan Truva şehrinin kalıntıları uygarlık hakkında fazlaca bilgi veriyor. Filmden de hatırladığımız gibi çok ünlü bir savaşa sahne olmuş bir şehir Truva. Bu savaş hakkındaki bilgi ise Homeros'un ünlü İlyada destanından alınmış. Homeros'a göre Sparta'lı Helen'e aşık olan Truva kralının oğlu Paris, dünyanın en güzel kadını Helen'i Truvaya kaçırır. Paris'in bu aşkı on yıl süren Truva savaşına neden olur, kendisinin ve Truva'nın sonunu getirir.

 

IMG_0923Kente ait surlar bugün kısmen ayakta ve Homeros'un anlattıklarını doğrular nitelikte. Surların arasında Helen ve Paris'in izini sürüp Dardanelin manzarasını izliyoruz. Truva denilince insanların aklına gelen meşhur tahta atın önünde ve içinde insanlar poz veriyorlar. Bu at aslında sonradan temsili olarak yapılan bir eser. Troy filminde kullanılan tahta at ise filmden sonra Çanakkale'ye hediye edildi. O at şu an Çanakkale şehir merkezinde insanlara poz veriyor.

 

Truva'da yaptığımız gezintiden sonra tekrar Assos'a doğru yöneliyoruz. Assos'un serin suları bizi kendine çekiyor. Behramkale üzerinden Assos Sokakağzı mevkine ulaşıyoruz. Burası ismiyle uyumluluk gösteren bir yer çünkü bir sokaktan oluşuyor. Etrafta hiç otel yok yalnızca moteller var. Bir motele yerleşip kendimizi beş metre ilerdeki berrak Ege sularına bırakıyoruz. Yazın son deminde son kez denize girip İstanbula geri dönüyoruz.

 

Trabzon - Rize

 

İş hayatımıza dair hatırımızda kalan ne varsa Netaş'ta çalıştığımız döneme rastlıyor. Zaten ikimizin de tanışma hikayesi orada başlamıştı. İşte o hatıralardan biri de sevgili arkadaşımız Çağlar'ın bizi memleketi Trabzon'a götürmesi oldu.

 

Mayıs ayındayız, İstanbul'a bahar çoktan geldi. Murat (Mbyo) ve Kemal ile birlikte beş kişilik bir ekip İstanbul'dan perşembe akşamı uçakla yola çıkıyoruz. İndiğimiz yer Trabzon Havalimanı. Bu havalimanını görünce şaşırıyoruz çünkü denizin üzerine inşa edilmiş. Havalimanında bizi Çağlar'ın babası karşılıyor ve evlerine konuk oluyoruz. Çağların annesi geleceğimizi bildiği için bize ziyafet kıvamında bir sofra hazırlamış bile. Bir yörenin gerçek lezzetlerini kesinlikle evde yapılmış yemeklerle denemek gibisi yok. Yemeğin üzerine içilen tadı hala damağımızda kalan çayları da unutmamak gerek.

 

100_4433Geceyi burda geçirdikten sonra ertesi gün rotamızı Sümela Manastırı, Zigana ve sonrasında Rize'nin Ayder yaylası olarak belirliyoruz. İlk defa Karadenize geldiğimiz için şaşkınız. Hiç bu kadar orman, dere ve yüksek dağlar görmemiştik doğrusu.  Karadeniz'de yerleşimlerin çoğu sahil bölgesinde ince bir şerit şeklinde. Sahil yolu boyunca Of, Sürmene derken kendimizi sahilden içerde yemyeşil ağaçların, hırçın derelerin arasından dumanlı dağlara doğru yol alırken buluyoruz. Yol bizi Sümela Manastırı'na getiriyor. Manastırı bulunduğumuz noktadan görmek zor oluyor çünkü dağın tepesinde ve bu bölgede çok fazla sis var. Manastırı görmek için tek yol patikadan yukarıya tırmanmak. Zorlu bir tırmanış sonrası manastıra varıyoruz. Buraya neden manastır yapıldığını şimdi anlayabiliyoruz. Aşağıdaki nehrin ve etraftaki kuşların dışında hiçbir ses yok. Müthiş bir dinginlik var. Manastırın MS 4. yüzyılda iki rahip tarafından yapıldığı düşünülüyor. Oldukça geniş bir alana inşa edilen manastırda kilise, şapel ve öğrenci odaları mevcut.  İçerisinde İncil'den ve Hz. İsa'nın hayatından bazı bölümlere ait freskler mevcut. Bu güzel mekandan ayrılıp yönümüzü Zigana'ya çeviriyoruz.

 

Zigana'ya giden yol boyunca müthiş bir manzara var. Bu yüzden sık sık duraklayıp etrafı izliyoruz ve bol bol resim çekiyoruz. Yüksek bir bölge olduğu için Zigana'ya yaklaşırken artık ağaçların sıklığı azalıyor. Yayla evlerinin eşliğinde nihayet Zigana Geçidi'ne kadar geliyoruz. Burası antik çağlardan beri geçiş noktası olmuş bir yer. Manzarayı doya doya izliyoruz. Bu güzel yayla havası hepimizi acıktırıyor. Geri dönerken yol üzerinde küçük bir et lokantasına uğruyoruz ve lezzetli yayla etinin üzerine bir de Hamsiköy sütlacını yemeden edemiyoruz. Sonrasında Karadeniz'in en yüksek dağlarını barındıran Rize'ye doğru yol alıyoruz. Solumuzda Karadeniz, sağımızda çay bahçeleri radyomuzda Karadeniz ezgileri. Burada yolculuk etmek çok keyifli. Rize'ye vardığımızda tarihi Rize kalesine çıkıp buradan Karadeniz'e karşı çayımızı yudumluyoruz. Rize'den ayrılıp yola devam ediyoruz. Çamlıhemşin'de verdiğimiz mola sırasında buradaki insanların Hemşince konuştuğunu farketmek hoşumuza gidiyor. Daha sonra yol boyunca Fırtına Deresi'ni takip ediyoruz. Dere bizi Ayder Yaylası'na kadar getirirken Kaçkarlar'da akşam oluyor.

 

100_4503Geceyi buradaki bir otelde geçireceğiz. Derenin sesine karışan kemençe ezgileri ve günün yorgunluğuyla hemen uykuya dalıyoruz. Kahvaltıda kuymak yedikten sonra yaylada yürüyüşe çıkıyoruz. Ayder Yaylası Karadeniz'in en yüksek dağları olan Kaçkarlar'ın eteklerinde bulunuyor. Mayıs ayında olmamıza rağmen karlar yeni eriyor ve bu yüzden akarsular fazlaca coşkulu bu mevsimde. Kartpostallarda görmeye alışık olduğumuz bu sisli yaylanın manzarası bizi büyülüyor. Bu bölge Kaçkar Dağları Milli Parkı ve burada yaban hayat korunuyor. Bölgede kayak merkezi yok ama özellikle yabancı turistler tarafından kayak için tercih ediliyor Kaçkarlar. Ayder'in manzarasını bırakmak istemiyoruz ancak daha görmek istediğimiz yerler de var. Trabzon'un Uzungöl Yaylası'nı görmek üzere buradan ayrılıyoruz. Vadi boyunca yamaçlarda köyler var. Karadeniz'deki köyler ülkenin diğer köylerinden çok farklı. Evler yamaçların tepesinde ormanın içinde ve evler arası mesafe çok fazla. Yol ile köy arasında Fırtına Deresi var. Ulaşım aracı olarak burada insanlar kendi yaptıkları teleferikleri kullanıyorlar.

 

Karadeniz'in her yolu ayrı bir manzara, her manzarası ayrı bir güzel. Uzungöl yolunda manzaranın keyfini çıkarıyoruz. Yol boyunca yamaçlarda tipik Karadeniz evlerini burada da görmek mümkün. Hava sürekli puslu ve her an yağmur yağacak hissi veriyor insana. Uzungöl Çaykara'ya bağlı bir köy. Sit alanı olduğu için burada yapılaşma olmamış. İnsanlar normal hayatlarına devam ediyorlar. Karadeniz kadınları her zaman olduğu gibi yerel kıyafetleriyle, topladığı odunları taşıyor. Köyün hemen önünde bulunan göl ise bir heyelan sonucu oluşmuş doğal bir baraj gölü ve bu manzaranın olmazsa olmazlarından. Buradaki yürüyüş parkurunda ilerliyoruz. Daha üstlere çıktıkça manzaranın güzelliği artıyor. Burada geçirdiğimiz kısa zamanın ardından Trabzona geri dönüyoruz.

 

Karadeniz'deki son günümüzü merkezde bulunan Ayasofya müzesi, Gülbahar Hatun Camii ve Atatürk Köşkü'nü gezerek geçiriyoruz. Üç güne çok fazla şey sığdırmaya çalıştık ama yine de görülebilecek çok fazla yer var. Artık İstanbul'a dönme vakti geldi. Dönmeden önce Akçaabat ilçesinde nefis Akçaabat köftelerinin tadına bakıp sonra Trabzon Havalimanı'nın yolunu tutuyoruz. İstanbul yine son durağımız.

  

Bozcaada


bozcaada 066Bozcaada'ya gidişimiz yine bir nisan ayına rastlıyor. Haftasonu için gidilebilecek en güzel yerlerden bir tanesi Bozcaada. Geziye yakın arkadaşım İbrahim (İbo) ile beraber gideceğiz. İstanbul'dan bindiğimiz otobüsümüz bizi Geyikli'ye getiriyor. Bozcaada feribotunu beklerken Geyikli sahildeki şirin kahvede hem çaylarımızı yudumluyoruz hem de denizin güzelliğini seyrediyoruz. Bir süre sonra ilk feribot yanaşıyor. Bozcaada'ya doğru yaklaşık yarım saat sürecek feribot yolculuğumuz da başlıyor. Gökyüzü masmavi, deniz pırıl pırıl. Manzaraya doyamadan feribot Bozcaada'ya yanaşıyor. Ada bitki örtüsü bakımından zayıf. Belki de bu yüzden buraya gri ada anlamına gelen Bozcaada deniliyor. Eski adı Tenedos olan Bozcaada tarihten beri bir çok kez el değiştirimiş bir yerleşim. Truva savaşları sırasında üs olarak kullanılan ada Tenes tarafından yönetiliyormuş ve Tenes rivayete göre Achilles tarafından öldürülmüş. Adada Rum ve Türk mahallesi olmak üzere iki mahalle var. Kalacağımız pansiyon türk mahallesinde tipik bir ada evi. Ada  nüfusunun çoğunluğu Türklerden oluşuyor ve az sayıda Rum adada geleneklerini sürdürmeye devam ediyorlar. Adanın küçük bir yüzölçümü var ve büyük bir kısmı üzüm bağlarıyla kaplı. Bu yüzden adayı gezmenin en iyi yolu bir bisiklet ya da motosiklet kiralamak. Biz bir motosiklet kiralıyoruz ve çiçekli yolların arasından adayı keşfe çıkıyoruz.


İlk olarak gittiğimiz bölge yel değirmenleri. Bozcaada yılın her anı rüzgar alan bir bölge olduğu için Türkiye'de ilk defa burada enerji üretmek üzere yel değirmenleri inşa edilmiş. Gün boyu fırıl fırıl  dönen bu beyaz yel değirmenleri artık adayla özdeşleşmiş ve adaya güzellik katıyorlar. Yel değirmenlerinin sonuna kadar gittiğinizde deniz fenerine ulaşıyorsunuz. Tam bu noktada yıllar önce karaya oturmuş bir gemi sizi karşılıyor. Burası adanın batı noktası ve buraya insanlar gün batımını izlemeye geliyorlar akşam saatlerinde. Adayı keşfe devam ediyoruz. Üzüm bağlarının arasından tepeleri aşıyoruz. Akvaryum olarak adlandırılan koya geliyoruz. Bu koy çok fazla deniz canlısını barındırıyor ve bu yüzden dalgıçlar tarafından özellikle tercih ediliyor. Neden akvaryum dediklerine şaşırmıyoruz çünkü kıyıda bile çeşit çeşit deniz canlılarını görmek mümkün.

  

bozcaada 057Akvaryumdan sonra Ayazma plajına geliyoruz. Nisan ayında olduğumuz için plajda hiçkimse yok. Ama hava güneşli ve deniz pırıl pırıl. Dayanamayıp kendimizi Ege'nin buz gibi sularına bırakıyoruz. Suda birkaç dakikadan fazla kalmak imkansız, su çok soğuk. Biraz yüzdükten sonra plajda keyif yapıyoruz. Akşamüstü buradan ayrılıp Bozcaada Kalesi'ni geziyoruz. Gün boyu adayı dolaşmak insanı acıktırıyor. Merkezdeki küçük restoranlar Rum ve Türk mutfağından Ege yemekleri sunuyor sizlere. Deniz mahsülleri ağırlıkta. Biz de Ege Denizi'nin lezzetli balıklarından ve bölgenin nefis zeytinyağlı yemeklerinden yiyoruz. Yemekten sonra sahilde dinlenmek için banklara oturuyoruz. O esnada yan tarafımızda oturan Bozcaada yerlisi Harun Reis ile tanışıyoruz. Harun Reis Bozcaada'da baba mesleği olan balıkçılık yaparak geçimini sağlıyor. Bir süre sohbet ettikten sonra bizi evine davet ediyor. Biz de bu davetini geri çevirmiyoruz.

 

Harun Reis iki katlı eski bir Rum evinde oturuyor. "Burası ağ üretim ve alkol tüketim merkezi" diyerek evinin kapısını bir hamlede açıyor bize. Yalnız yaşıyor, tam bir balıkçı evi. Duvarlarında balık ağları var. Aynı zamanda dalgıç. Harun Reis'le bir taraftan kadeh tokuştururken bir taraftan da bize eski günlüklerini açıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde Harun Reis ile vedalaşıp pansiyonumuza geri dönüyoruz.

 

Kulağımıa kuş sesleri geliyor, sadece kuş sesleri. Gözümü açtığımda sabah olduğunu farkediyorum. Ahşap küçük pencereyi açıp çiçeklerin arasından bahar havasını içime çekiyorum. Pansiyon sahibi uyandığımızı farkedip bize kendi hazırladığı reçel, zeytin ve üzümlerden oluşan nefis bir kahvaltı hazırlıyor çam ağaçlarının altında. 

 

Adada dört adet şarap fabrikası var. Şimdi sıra adanın ünlü şaraplarından tatmaya geldi. Şarap fabrikalarına ait tadım evleri size ürettiği şarapları tatma imkanı veriyor. Biz üç tanesini gezip şaraplarını tadıyoruz. Hoşumuza giden şaraplardan yanımıza aldıktan sonra Çanakkale'ye gitmek üzere feribotta yerimizi alıyoruz. Çanakkale'ye vardığımızda otobüsümüz bizi tekrar ait olduğumuz yere, İstanbul'a geri getiriyor.

 

Kapadokya

 

Picture 100Kapadokya gezimizi bir haftasonu için planlıyoruz. Cuma akşamı İstanbul'dan bindiğimiz otobüsle Nevşehir'in Ürgüp ilçesine varıyoruz. UNESCO Dünya Miras Listesi'nde bulunan Kapadokya hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle insanları kendine çekiyor. Altmış milyon yıl önce bölgedeki yanardağların püskürttüğü lavların zamanla rüzgar ve yağmur ile aşındırılmasıyla oluşmuş bir yer Kapadokya. Peribacası denilen yapılar bu aşındırma sonucu oluşmuş. Tarihten günümüze çeşitli uygarlıkların egemenliğine giren Kapadokya, Perslerin dilinde Güzel Atlar Ülkesi anlamına geliyor. MS 3. yüzyılda bölgeye gelen Hristiyanlar burada yaşamaya başlamış ancak Roma'nın Hristiyanlar üzerindeki baskısı artınca Roma askerlerinden korunmak için insanlar yeri kazıp korunaklı yeraltı şehirlerini oluşturmuşlar. Bu yeraltı şehirlerinin çoğu günümüze kadar gelebilmiş ve yörede en çok ilgi gören yapılar. Derinkuyu, Kaymaklı, Özkonak, Mazı bu yeraltı şehirlerinden bazıları. Yeraltı şehirlerinin bir kısmı göçme tehlikesi olduğu için Turizm Bakanlığı tarafından ziyarete kapatılmış durumda. Bu şehirlerden bir kaçını geziyoruz. Yerin metrelerce aşağısına uzanan bu sığınaklara inip geçmişteki insanların hayatlarını anlamaya çalışıyoruz. Buralara neden şehir denildiğini içine girince anlıyorsunuz. Şehirler 7-8 kattan oluşuyor ve içinde sokaklar, evler ve hatta kiliseler bile mevcut. Metrelerce aşağıya inmemize rağmen içerideki hava sıcaklığı sabit ve doğal havalandırma sistemi sayesinde yeterince temiz hava mevcut.

 

Kapadokya bölgesinde gezebileceğiniz bir çok yeraltı şehri, manastır, kilise ve şapel mevcut. Dini eğitim verilern manastırların en yoğun olduğu bölge Göreme Açık Hava Müzesi'nde yer alıyor. Burada görebileceğiniz hemen her kaya bir kilise ya da manastır. Kilise ve manastırların duvarlarında İncil'den bölümler ve Hz. İsa'nın hayatı ile ilgili tasvirler fresk şeklinde bulunuyor. Bu fresklerdeki insan tasvirlerinin hemen hepsinin gözlerinin bazı insanlar tarafından oyulması çok üzücü. Hristiyanlar ve Müslümanlar burada geçmişte beraber yaşamışlar. Ancak Kapadokya'daki son Hıristiyanlar 1924 yılında buradan göç etmişler.

 

İçinde hala insanların ikamet ettiği kayalara oyulmuş evler ve peribacalarının en yoğun olduğu bölge olan Zelve Örenyeri görülmesi gereken yerlerden bir diğeri. Kızıl vadi olarak adlandırılan bölge ise özellikle yabancı turistler tarafından yoğun ilgi görüyor. Vadi gün batımı sırasında kızıl bir renge bürünüyor ve ortaya çok güzel bir görüntü çıkıyor. Bu güzelliği daha keyifli hale getirmek için ise lezzetli Kapadokya şarabından yudumlamak yeterli olacaktır. Güneşin batışını Kızıl Vadi'de izliyoruz, geceyi ise merkezde bir kahvede sohbet ve kahkahalarla bitiyoruz.

 

Picture 132

Ihlara vadisi ertesi gün ilk durağımız, Kapadokya'nın görülmeye değer yerlerinden bir tanesi. Melendiz çayı tarafından oluşturulan bu vadi bir kanyon görünümünde. Vadideki kiliselerden Yılanlı Kilise'de 1965 yılında 22 yaşında bir rahibe'nin mumyası bulunmuş. Bu mumya şu anda Niğde müzesinde sergilenmekte.

 

Kapadokya'daki önemli yerlerden biri de Avanos, Kapadokya'daki son saatlerimizi burada geçiriyoruz. Avanos'daki atölyelerde kilden kaplar yapma geleneği Hititler'den günümüze dek süregelmiş. İlçenin içinden geçen Kızılırmak nehri, içindeki kil yüzünden kızıl renkte. Çömlekler bu kil ile yapılıyor. Bu çömlekler içinde pişirilip sunulan kebaba ise testi kebabı adı veriliyor. Testi kebabı yörenin en lezzetli yemeklerinden.

 

İki gün Kapadokya için elbette ki az ama İstanbul acımasızca bizi çağırıyor. Dönüş yolunda testi kebabının lezzeti hala dilimizde.

 

 

Gökçeada

DSCN2716Yine bir haftasonu seyahati için yollardayız, çekirdek kadro olarak adlandırdığımız Abdullah ve İbrahim de var. İstanbul'dan kiraladığımız arabayla sabah 04:00'de yola çıkıyoruz. Molamızı sabah 06:00 sularında Tekirdağ'da veriyoruz. Tekirdağ'a gelip de köfte yememek olmaz ancak saat çok erken. Girdiğimiz köfteci henüz sabah temizliğiyle meşgul ancak bizim isteğimizi kırmıyor ve sabah kahvaltısını köfte ile yapıyoruz.

Sabah 09:00 sularında Gelibolu yarımadası üzerindeki Kabatepe limanına varıyoruz. Araç kuyruğuna girip bir süre bekledikten sonra saat 11:00 vapuru ile Gökçeada'ya yola çıkıyoruz. Gökçeada konum olarak Anadolu'ya gayet uzak. Yolculuk yaklaşık iki saat sürüyor. Açık denizin üzerinde ağır ağır seyrediyoruz adaya doğru.

Yolculuğumuz Kuzulimanı'nda sona eriyor. Gökçeada yüzölçüm olarak büyük bir ada. Halkın büyük çoğunluğu adanın çeşitli yerlerine yayılmış durumda, biz de adanın merkezine doğru yol alıyoruz. Küçük bir otelde konaklayacağız. Otele yerleşip kendimizi denize atıyoruz. Akşama doğru ise Türkiye'nin en batı noktası İnceburun'a gitmeye karar veriyoruz. Aracımızla batıya doğru gidiyoruz ancak İnceburun'da bir liman ya da benzer bir şey yok dolayısıyla ana yoldan toprak bir yola sapıp gelebildiğimiz en son noktaya kadar ağır aksak devam ediyoruz. Bir noktadan sonra araba ile devam etmek imkansız çünkü toprak yol bitiyor. Önümüzdeki tepeyi tırmanarak geçmek zorundayız. Tepeye çıktığımızda denizi görebileceğimizi umuyoruz.

Tepeye doğru çıkmaya başlıyoruz, etrafta başıboş onlarca koyun var. Zorlu bir tırmanıştan sonra alabildiğine deniz karşılıyor bizi, ilerideki ilk kara parçasının Yunanistan toprakları olması garip geliyor. Cep telefonlarımızda Yunan operatörlerinin isimlerini görüyoruz, radyolarda Yunan şarkıları çalıyor. Etrafta bizden başka hiç kimse yok, denizin üzerinde ağır ağır batan güneşi keyifle izliyoruz.

Diğer gün sabah erken saatlerde Uğurlu limanına gidiyoruz, deniz masmavi, limana bir balıkçı teknesi yanaşıyor. Kahvaltıda ne yiyeceğimiz belli oldu.

Sonrasında Gökçeada'nın eski sokaklarına vuruyoruz kendimizi, zamanında Rumların ve Türklerin beraber yaşadığı adada şimdilerde çok az sayıda Rum kalmış. Pek çok ev terkedilmiş, sokaklarda tek tük karşılaştığımız insanlarla sohbet ediyoruz. Öğle yemeğini Tepeköy'de Barba Yorgo'da yedikten sonra adanın meşhur dibek kahvesini Zeytinliköy'de içiyoruz. Saat 16:00 sularında günün tek dönüş vapurunu yakalamak için tekrar Kuzulimanı'ndayız. Martılar dönüş yolunda vapurun peşinde. Kabatepe'den İstanbul'a dönüş zamanı, güneş ağır ağır batıyor...

Hopa-Artvin-Rize

DSC_0044Rutin bir nisan günü, evde çaylarımızı yudumluyoruz. Bir kaç gün sonra 23 nisan sebebiyle tatil, cumayı da kullanarak uzun bir haftasonu tatili yapmak için güzel bir zaman ancak hiç planımız yok. Sonbahar filmini bir kaç gün önce izlemişiz. Filmde Karadeniz her zamanki gibi güzel, Hopa'nın depresif griliği büyüleyici. En iyi alınan kararlar en hızlı olanlardır, Türk Hava Yolları'ndan ucuz bir uçak bileti alarak Hopa'ya gitmeye karar vermemiz 15 dakika sürüyor.

Hopa uçuşları Gürcistan'nın Batum kentine yapılıyor. Batum Hopa'dan otobüsle 15 dakika uzaklıkta, Batum Uluslarası Havalimanı'na inip herhangi bir kontrolden geçmeden otobüse biniyoruz ve otobüs bizi direkt olarak Hopa'ya götürüyor. Hopa limanında küçük bir konteyner içinde buluyoruz kendimizi, pisti bile olmayan dünyanın en küçük havalimanı burası olsa gerek.

Hopa, Karadeniz sahili boyunca Gürcistan sınırı öncesi son ilçe. Deniz ve dik tepeler arasında kalan dar bir alana deniz kıyısına paralel olarak kurulmuş. Sahil şeridi boyunca uzanan uluslararası karayolu pek çok kamyona ev sahipliği yapıyor. Şehirde bu coğrafik yapıya uygun olarak şekillenmiş.

Otele yerleşiyoruz, kulaklarımızda Karadeniz ezgileri çoktan çalmaya başlamış. Hopa sahili yalnız ve gri, sadece sahile vuran dalgaların sesini duyabiliyoruz. Sahildeki iskele Hopa'nın yalnızlığının simgesi adeta. Bu küçük şehrin tek caddesi üzerinde hem tır ve kamyonların Gürcistan'a doğru yol alışını, hem de kavga eden küçük çocukları görmek mümkün. Karnımızı doyurmak için bir esnaf lokantasına giriyoruz. Orjinal olarak bilinen karışık pide, ilerleyen zamanlarda uzun süre aklımızdan çıkmayacak.

Akşam şehirde görebildiğimiz tek kafenin bir kaç müşterisinden biriyiz. Bir süre sonra da sadece biz kalıyoruz, Kazım Koyuncu şarkıları eşlik ediyor bize.

DSC_0147Diğer sabah bir araba kiralayıp Rize'ye doğru yola çıkıyoruz, geceyi Ayder Yaylası'nda geçireceğiz. Kulağımızda Karadeniz türküleri, önümüzde yeşille mavi içiçe, yollar her zamanki gibi keyifli. Fırtına Vadisi'nden yukarıya Çamlıhemşin'e varıyoruz, ancak Ayder yaylasına dönmeden önce son saniye kararıyla önce Zilkale'ye gitmeye karar veriyoruz. Zilkale yolu toprak ve yokuş yukarı çıkmak durumundayız, yukarı çıktıkça yanımızdaki uçurum derinleşiyor. Öyle ki bir süre sonra bulutların arasında buluyoruz kendimizi. Sonunda Zilkale tüm ihtişamıyla karşımıza çıkıyor, bulutların ve ağaçların arasında böyle bir yapıyla karşılaşmak çok şaşırtıcı. Kaleden içeri girip burçlara tırmanıyoruz, metrelerce aşağıdaki ırmağın sesi az da olsa duyulabiliyor. Karadeniz ormanlarının arasında, rutin hayattan çok uzaklarda bir yerdeyiz. Müthiş manzarayı sessizlik eşliğinde izliyoruz, meditasyonun daha iyi bir yolu olabilir mi ?

Akşam Ayder Yaylası'ndayız. Turizm burayı da vurmuş, doğanın ve sessizliğin yerini oteller ve tur otobüslerinin gürültüsü almış. Akşamı orada tanıştığımız Recep'le ve onun Karadeniz hikayeleriyle geçiriyoruz.

Sonraki gün tekrar Hopa'ya dönüyoruz ve öğleden sonra Sarp sınır kapısının diğer tarafına Batum'a gidiyoruz. Gece yine Hopa sahilindeyiz. Dönmeden önceki son gecemizi iskelede geçiriyoruz. Yarın yorucu bir yolculuk olacak, İstanbul'a dönüşler her zaman sancılı.

Hopa, Karadeniz'in bir aynası, yeşil, mavi ve gri bir arada. Kent, kendi yaşamını kurmuş, kendi yağında kavruluyor. Dikkatimizi çeken detaylardan biri de bu küçük şehirde onlarca otelin olması. Anlaşılan bu sınır şehrinde insanların çoğu kalıcı değil, burası kimileri için bir gecelik kimileri içinse bir kaç yıllık bir mola noktası.



Kıyıköy

DSC_0411İstanbul'a iki saat mesafedeki Kıyıköy şirin bir sahil kasabası. İki araba dolusu insan düşüyoruz Kıyıköy yollarına, şimdiye kadarki en kalabalık seyahatimiz bu olsa gerek. Bir sağa bir sola dönen dar yolları geride bırakarak Kıyıköy'e varıyoruz. Kasım ayının sonları, turizm sezonu haftalar önce sona ermiş. Sokaklar adeta bize kalmış durumda, on kişilik ekibimiz kolayca dikkat çekiyor.

Güne deniz fenerinden denizi ve balıkçı teknelerinin yanaştığı limanı izleyerek başlıyoruz. Dalgalar kıyıyı döverken, biz ağır ağır yağan yağmurun keyfini çıkarıyoruz. Sakal bırakmak böyle durumlar içindir işte, dalgalar, yağmur, gri hava ve sakal güzel bir kombinasyon oluşturur.

 

Yazın tatilcilerin deniz keyfi yaptığı sahil şimdi bomboş, tek bir ayak izi dahi yok, ta ki 10 kişi üzerinde koşturmaya başlayana dek.  Sahiller soğuk  zamanlarda gözden uzak, daha sessiz, daha sakin olur, sahillerin asıl keyfi de bu zamanlarda çıkarılır. Uzun uzun dolaşıyoruz sahilde, denize karşı laflamak bünyelere iyi geliyor.

 

Sonrasında soluğu sahile bakan tepenin üstündeki çay bahçesinde alıyoruz, hava soğuk ama çaylar içimizi ısıtıyor. Sohbete bol bol zaman var. Akşam yemeğinden önce tepenin altındaki kayalıkların içine oyulmuş, bundan yüzyıllar öncesine ait Aya Nikola Manastırı'nı da ziyaret ediyoruz. Manastır ilgisizlikten harap durumda olsa da ilginç detaylar barındırıyor. Akşam yemeği sonrasında otelde vakit geçiriyoruz, otelin tek müşterisi biziz zaten, gece oyunlarla ve kahkahalarla akıp gidiyor.

 

Sonraki sabah kahvaltıda tekrar biraraya geliyoruz, balıkçı limanındaki kayalıklarda ve dalgakıran üzerinde uzun uzun denizi seyrediyoruz. Dünün aksine güneşli bir gün, deniz pırıl pırıl, sessizlik huzur veriyor. Biz limanı terkederken balıkçı tekneleri denize açılıyor, onlar için ekmek parası denizin derinliklerinde, aramak, bulmak ve biraz da şans gerek.

 

Dönüş yoluna henüz çıkmışken Kıyıköy çıkışında bir tali yola sapıyoruz ve kendimizi sonbaharın renkleri içinde buluyoruz, ağaçlardaki yaprakların bir kısmı dökülmüş. Diğerleri ise sıralarını bekliyorlar. Ormanın huzurunu bozan tek şey bizim seslerimiz. Çok fazla vaktimiz yok, zaten orman da seslerimizden yeterince huzursuz olmuş durumda, dönme vakti geldi. Çok değil 2 saat kadar sonra yine trafiğin, karmaşanın içindeyiz, İstanbul bizi özlemiş, en acımasız haliyle karşılıyor bizi, eve varmamız uzun zaman alıyor.

 

Olimpos - Kaş

 

DSC_0208Pek çok insanın yaz tatilini geçirmek için gittiği yerdir güney sahilleri. Bizim de favori yerlerimizden bir tanesi Akdeniz elbette. Ancak hiç bir zaman şunu anlayamadık. İnsanlar Akdeniz'e gidip kendini beş yıldızlı otellere kapatıp, sınırsızca ve şuursuzca yiyip içip zamanlarını güneşin altında yatarak harcıyorlar. Kilometrelerce öteden gelip yıllık iznini bir kaç yüz metre karelik bir alanda geçiriyorlar. Sistemin adına "her şey dahil" deniliyor ancak bence bu sistemde yeme içme hariç hiç bir şey dahil değil.

 

Aylardan Ağustos ve dört gün sürecek bir Akdeniz gezisi için İstanbul'dan Halit, Kurtuluş ve Abdullah'ın katıldığı beş kişilik bir ekiple yola çıkıyoruz. Rotamızda Antalya, Köprülü Kanyon, Olimpos ve sonrasında Kaş var. Otobüsümüz bizi Antalya otogarına getiriyor. Sürekli yer değiştireceğimiz için bir arabaya ihtiyacımız var. Ekip kalabalık olduğu için de minibüs kiralamaya karar veriyoruz. Kiraladığımız minibüsle önce Antalya'nın mavi bayraklı plajı Konyaaltı Sahili'ne atıyoruz kendimizi. Sabahın erken saatleri olduğu için sahil oldukça tenha ve deniz pırıl pırıl. Deniz kokusunun eşliğinde kahvaltımızı yapıp sonrasında Köprülü Kanyon'da rafting yapmak üzere Antalya'dan ayrılıyoruz.

 

Serik yönüne doğru yol alıp daha sonra Köprülü Kanyon için sola dönüyoruz. Bu noktadan itibaren yaklaşık 40 km boyunca dağ yolunda ilerliyoruz. Yol boyu çam ağaçları, zakkum çiçekleri ve ağustos böcekleri bize eşlik ediyor. Sonunda Köprülü Kanyon'a ulaşıyoruz. Kanyon üzerinde biri kemerli iki adet tarihi köprü bulunuyor. Altından akan berrak suyun kaynağı ise Isparta'dan doğan akarsular. Akarsunun Köprülü Kanyon'daki kısmına Köprüçay deniliyor. Parkuru daha uzun tutmak için rafting noktasını köprüye yakın bir yerden seçiyoruz. Çayın berrak bir rengi var. Rafting öncesi dayanamayıp kendimizi suya bırakıyoruz. Su oldukça soğuk ama insana ferahlık hissi veriyor. Artık rafting zamanı, sudan çıkıyoruz. Yelekler giyiliyor, kasklar takılıyor ve rehberimiz bize talimatları veriyor. Botumuzu suya indirip kürek çekmeye başlıyoruz. Yeeeeep, Yeeeebaa!!! Daha güçlü, daha güçlü!!!

 

Buradaki parkur bizim gibi amatör raftingciler için uygun. Çok fazla tehlikeli nokta yok. Ama yine de çok eğleniyoruz. Botumuz küçük şelalerden inerken bunu tekrar tekrar yapmak istiyoruz. Suyun durgunlaştığı noktalarda birbirimizi suya itip şakalaşmaya başlıyoruz. Buz gibi suda yüzmek çok eğlenceli olduğu için herkes suya düşmeye dünden razı. Yaklaşık bir saat süren rafting macerasıdan sonra rafting firması botumuzla beraber bizi tekrar yukarıya çıkarıyor, bu defa karayolundan. Kürek çekmek hepimizi acıktırdı. Şimdi alabalık zamanı.

 

Köprü üzerinden güneş yavaşca batarken biz de Köprülü Kanyon'dan ayrılıyoruz. Gece Olimpos'a vardığımızda meşhur ağaç evlerde yer olmadığı için başka bir pansiyon'a yerleşiyoruz ve yorgunlukla beraber derin bir uykuya dalıyoruz.

 

Kaldığımız pansiyon aslında bir evin üst katı ve bir aile tarafından işetiliyor. Kahvaltı öncesi ailenin en küçük üyesi Muhammed gülücükleriyle uykumuzu açıyor. Bize hazırlanan nefis kahvaltıdan sonra Olimpos sahiline doğru adımlıyoruz. Olimpos adını yanındaki Olimpos Dağı'ndan (Tahtalı) alıyor. Bu isimle yaklaşık yirmi adet dağ var günümüzde. Olimpos'ta yaşam Hellenistik dönemde başlamış ve o günlerden bugüne kadar gelebilmiş bir çok kalıntıyı burada görmek mümkün. Kalıntılar arasından ilerleyip plaja ulaşıyoruz ve tuzlu Akdeniz sularına bırakıyoruz kendimizi. Günümüzü burada geçirip gece Kadir'in Yeri'ndeki ahşaptan yapılan Hangar Bar'da laflıyoruz.

 

DSC_0382Ertesi gün erken saatte Olimpos'la vedalaşıp Kaş yollarına düşüyoruz. Olimpos'tan Kaş'a giden sahil yolunda irili ufaklı koylar yol boyu cezbediyor bizi. Kumluca, Finike, Demre derken Kaş'a geliyoruz nihayet. Kaş'a gelince minibüsümüz bize sürpriz yapıyor ve arızalanıyor. Arıza giderildikten sonra beyaz Kaş evleriyle dolu sokaklarda kendimize uygun bir pansiyon buluyoruz ve yerleşiyoruz.

 

Kaş'daki en güzel aktivitelerden biri yamaç paraşütü. Bu mükemmel doğayı gökyüzünden seyretmek istiyoruz. Üstelik hava da pırıl pırıl. Kendimizi Kaş'ın hemen yanındaki Asas tepesinde buluyoruz. Buradaki manzara heyecan verici. Kıyafetlerimizi giyip bize eşlik eden tecrübeli bir paraşütçüyle beraber tandem atlayış yapıyoruz. Kaş'ın berrak koylarını gökyüzünden izlemesi harika. Karşıdaki Meis bir Yunan adası ve anlamı Yunanca'da göz. Kaş ile Meis'in uyumunu yukarıdan seyrediyoruz. Kaş semalarında yaklaşık yarım saat süzüldükten sonra eski limana iniş yapıyoruz. Normalde inişler yeni limana yapılıyor ancak Kaş ve Likya Kültür Sanat Festivali olduğu için yeni limanın bulunduğu bölgede inişi engelleyen bir platform var. Festivalin Meis Adası ile ortaklaşa düzenlendiğini de söyleyelim.

 

Akşam saatlerinde vaktimizi Küçük Çakıl plajında geçirdikten sonra gece festivalde yer alan Yunan ve Türk sanatçıların konserlerine katılıyoruz ve Kaş gezimiz sona eriyor.

 

Dönüş biletimiz Antalya üzerinden ancak biraz daha vaktimiz olduğu için firmayla görüşüp otobüse Burdur'dan binmek istediğimizi belirtiyoruz. Ekipten üç kişi Burdur'lu ve öve öve bitiremediğimiz Burdur Şiş'i Özcan ve Abdullah'ın da tatmasını istiyoruz. İstanbul yine ellerini oğuşturup bizi bekliyordur. İstanbul sana ne mi getirdik? Tabi ki deniz kokusu...