Interrail

 

2006'nın Mart ayı, Istanbul'da güneş yüzünü göstermeye henüz başlamış. Herkes gibi biz de tatil planları yapıyoruz. İşte bu anda çıkıyor trenle Avrupa seyahati düşüncesi. Bilinen adıyla Interrail üniversite yıllarında sürekli hayallerimizi süslemesine rağmen hep bütçe engeline takılmıştı. Şimdi ise tam zamanı. Önümüzde üç ay kadar bir süre var, uzun uzun plan yapabiliriz, her geçen gün daha çok heyecanlanıyoruz. 

 

Uçak ve tren biletleri, hostel rezervasyonları, sırt çantaları, ne yenilir, ne içilir derken hazırlıklar üç dört aya yakın sürüyor. Toplamda iki hafta izin alabiliyoruz dolayısıyla planlar on yedi gün üzerine, rotayı buna göre hazırladık; İtalya, Fransa, İspanya ve tekrar Fransa. Bu yüzden tüm seyahati trenlerle yapmak yerine seyahate Roma'dan başlamayı tercih ediyoruz.

 

interrail_harita

 

"Zaman"sız şehir Roma

 

Bir cuma gecesi Roma'ya ulaşıyoruz. Daha önce defalarca okuyup araştırdığımız için şehre gitmenin en kolay yolunun trenler olduğunu biliyoruz. Bindiğimiz tren bizi Termini istasyonuna ulaştırıyor. Sonrası kolay çünkü kalacağımız hostel istasyonun hemen yakınlarında. Hostellerle ilgili çok şey okuduk, çok şey duyduk ancak ilk kez bir hostelde kalacağız, tanımadığımız insanlarla aynı odada kalma fikri garip geliyor. Ancak, sabahında ofiste bilgisayarımızın başında, gecesinde ise Roma'da bir hostelde, tanımadığımız insanlarla dolu bir odada olduğumuz günün yorgunluğu uykuya dalmamızı kolaylaştırıyor.

100_3146
Gözümüzü açtığımızda güneşli bir Roma sabahındayız. Her taraf tarih kokuyor, turistler heryerde. Tanımadığımız bir ülkenin bilmediğimiz sokaklarını arşınlamanın keyfini yaşıyoruz, herşey farklı, herşey yepyeni, herşey ilgi çekici. Roma tam bir meydanlar şehri, tarihi eserlerle dolu bu meydanlar gündüzleri yabancı turistlerin, geceleri ise yerel halkın akınına uğruyor.

 

Sokaklar bizi Colosseum'a getiriyor. Miladi takvimin başladığı yıllara yakın zamandan beri ayakta olan bu antik tiyatro, zamanında gladyatör dövüşlerine ve benzer eğlencelere sahne olurken şimdilerde dünyanın yeni yedi harikasından biri olarak yüzlerce turistin ilgisini çekiyor. Roma'daki diğer pek çok yapı gibi özellikle geceleri bir başka güzel görünmekte.

 

Günü meydanlarda, tarihi yapılar arasında geçiriyoruz; Piazza Venezia, Vittorio Emmanuel II anıtı, Roman Forum, Pantheon ve Piazza Navona duraklarımızdan bazıları. Tüm meydanlar, sokaklar cıvıl cıvıl. Dikkatimizi en çok çeken şeylerden biri de sokak sanatçıları; pandomim ustaları, şeytan, melek ya da firavun kılığındakiler, tek tekerlek üzerinde gösteriler ve tabi ki çeşitli enstrümanlarla müzik yapanlar. Dün yaptığımız yolculuk, uykusuzluk ve günün yorgunluğu bizi uykuya erken gönderiyor. Odamızda külçe şeklinde yatan ve megafon kullanırcasına horlayan genç bile hızlıca uykuya dalmamızı engelleyemiyor.

100_3232

 

Diğer gün kendimizi sokaklara atıyoruz yine. Bilmediğiniz bir şehre gidiyorsanız o şehri tanımanın en iyi yolu şehrin meydanlarını, sokaklarını kısacası yaşamını izlemek. Bizim de en büyük keyfimiz meydanlarda kalabalıkları seyretmek. Roma gibi bir meydan şehrinde bu konuda gayet şanslıyız. Aşk çeşmesinde adeta mahşeri bir kalabalık var.

 

İspanyol Merdivenleri ve Castel Sant'Angelo da pek farklı değil. Merdivenlerde oturup insanları izliyoruz. Dünyanın her yerinden insanlar burada. Roma tarihi açıdan göz alıcı bir kent ancak italyanların bunu çok iyi pazarladıklarının da altını çizmek lazım.

 

Akşama doğru şehirde heyecan giderek artıyor. 2006 Dünya Kupası final maçında İtalya Fransa'yla karşı karşıya gelecek. Biz de maçı beş yüz bin kişiyle beraber Circo Massimo'da seyredeceğiz. Şehirde gün boyu yerlerini yabancı turistlere bırakan italyanlar maçla beraber ortaya çıkıyorlar. Circo Massimo'da iğne atsan yere düşmeyecek. Yüz yirmi dakika Marco Materazzi ve Zinedine Zidane'ın karşılıklı golleriyle 1-1 berabere tamamlanıyor. Aynı Zinedine Zidane sonraları çok konuşulacak bir kırmızı kart görüyor uzatma dakikalarında. İtalya penaltı vuruşları sonucunda Fransa'yı 5-3 deviriyor ve dünya kupasının sahibi oluyor.






Şimdi eğlence zamanı, sokaklarda şarkılar söyleyen kalabalıklar, korna sesleri, gündüzleri turistlerin hayranlıkla baktığı çeşmelerin içinde zıplayan insanlar, meydanlarda toplanan kalabalığın arasında ordan oraya savrulan futbol topları... Roma sabaha kadar uyumuyor, o gece Roma'da eğlenceye katılanların sayısının yaklaşık bir milyon olduğu çalınıyor kulağımıza sonraki günlerde.

 

Roma'daki son günümüzü Vatikan'a ayırıyoruz. Katolik Hristiyan dünyasının yönetim merkezi olan Vatikan, aynı zamanda hristiyan kültürünün en kutsal yerlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bunun yanında yüzölçüm DSCN1352ve nüfus açısından dünyanın en küçük ülkesi. Ruhani lider Papa, aynı zamanda devlet başkanı olarak görev yapıyor. Vatikan'ı iki ayrı kısımda incelemek mümkün. Bunlardan ilki San Pietro Meydanı ve meydana adeta ev sahipliği yapan San Pietro Katedrali.

 

İnsanlar katedrale girebilmek için uzun bir kuyruk oluşturmuş durumda. Uygulamalar katı, insanların içeriye şort ve benzeri kıyafetlerle girilmesine izin verilmiyor. Bir süre bekledikten sonra içeriye giriyoruz, ilk dikkatimizi çeken şey katedralin ihtişamı. Bunun yanı sıra duvarlarda freskler ve tablolar gözümüze çarpıyor. Ayrıca hemen her köşede görkemli heykeller var. Kubbeye doğru tırmanıyoruz. Yüzlerce basamaktan sonra San Pietro Meydanı ve Roma ayaklarımızın altında.

 

Aynı ihtişamı ikinci kısımda, Vatikan Müzesi'nde de gözlemliyoruz. Gerek tavan süslemeleri gerek duvardaki tablolar gerekse sergilenen eserler hayranlık uyandırıcı. Labirent şeklindeki koridorlar bizi en sonunda Sistine Şapeli'ne ulaştırıyor. Papalık seçiminin yapıldığı yer olarak rivayet edilen bu şapelin duvarlarındaki ve tavanındaki freskler, rönesans dönemi ressam ve heykeltraşı Michangelo tarafından 4 senede tamamlanmış.

 

Ağır ağır terkediyoruz Vatikan'ı. İnsanlar sokaklarda dün gece kupayı kazanan İtalya milli takımını karşılamaya hazırlanıyor. Bir süre sonra İtalya milli takımı yanımızdan alkış ve tezahüratlar arasında geçiyor. Bizse son gecemizde kısa bir Roma turu atmaya karar veriyoruz. Önce Aşk Çeşmesi'nde sonra da İspanyol merdivenlerindeyiz. Işıklar altında Roma daha sakin.

 

Fatih hocanın şehri Floransa


Ertesi sabah Floransa'ya doğru yola çıkıyoruz. Floransa mimari açıdan Avrupa'nın en önemli şehirlerinden biri ve bir köprüler kenti. Hostelimize yerleştikten sonra şehri gezmeye çıkıyoruz. İlk hedefimiz Il Duomo oluyor. Yeşil ve beyaz renkli mermerden oluşan dış cephesi ve bu cephede yer alan heykeller göz alıcı. İçeri girme isteğimiz uzun bir kuyruk yüzünden sekteye uğrasa da sabırlıyız. Kuyruktaki insanlarla sohbet  ederek vakit geçiriyor ve sonunda içeri giriyoruz. İçerde bizi tek renkli düz duvarlar ve kubbe içinde, tavanda kıyamet gününü tasvir eden muhteşem bir fresk bekliyor. DSCN1395Freskin tamamlanmasının 11 sene sürdüğünü ve bu katedralin cehennem tasvirleri barındıran belki de tek katedral olduğunu belirtelim. Katedralin en üst noktasına dört yüz ellinin üzerinde basamak çıktıktan sonra varabiliyoruz. Floransa'yı, Fatih hocanın şehrini detaylıca görebiliyoruz burdan.


Sonraki durağımız Uffizi Galerisi. Botticelli, Leonardo da Vinci, Michelangelo ve Raphael gibi sanatçıların dünyaca ünlü eserlerinin sergilendiği ve pek çok ülkeden sanatseverin ilgisini çeken bu müzeyi ziyaret edebilmek için saatler öncesinden rezervasyon yaptırmamız gerekiyor.

 

Günün yorgunluğunu akşamüstü Ponte Vecchio'da sokak müzisyenlerini dinleyerek atıyoruz. Ponte Vecchio, 2. Dünya Savaşı sırasında Floransa'daki tüm köprüler Alman ordusu tarafından bombalandığı ve yıkıldığı halde bombalanmayan tek köprü. Üzerinde bulunan rengarenk evler ve dükkanlar güzelliğini halen korumakta. Arno nehri üzerindeki güneşin batışını izlemek ise apayrı bir keyif.

 

Floransa'daki tek gecemizi, Ponte Vecchio'da tanıştığımız Marta ile beraber sokaklarda dolaşarak ve sohbet ederek geçiriyoruz. Venedik yolculuğumuz sabah erken saatlerde, çok geç olmadan hostelimize dönüyoruz.

 

Venedik : Maskeler ve Kanallar

 

Vaktimiz kısıtlı, Venedik'de sadece on saatimiz var ve tek isteğimiz Venedik'in dar sokaklarında kaybolmak. Çantalarımızı tren istasyonundaki dolaplara bırakıp dolaşmaya çıkıyoruz ve Venedik'e adımımızı atmamızla Gülşah'la karşılaşmamız bir oluyor. Daha önce Türkiye'de bir tırmanış sırasında tanışmıştık Gülşah'la. Avrupa'yı kendi başına trenlerle gezdiğini öğreniyoruz ve şimdi Venedik'de yolumuz kesişiyor. Dar Venedik sokaklarını beraber arşınlamaya karar veriyoruz.

 

100_3468

Venedik aslında yüzlerce adadan oluşuyor ve bu adalardan en büyüğü şehir merkezine ev sahipliği yapıyor. Venedik bilindiği gibi kanallar şehri, kanalların kestiği dar sokaklarda kaybolmamak imkansız. Ama Venedik'de yapılabilecek en keyifli aktivite de bu, böylece turist kalabalığından kurtulup kendimizi ıssız sokaklarda, kanal kenarlarında buluyoruz.

 

Hemen hemen tüm evlerin kapıları sokaklara açıldığı gibi bir diğer kapıları da kanallara açılıyor. Sokaklar birbirlerine irili ufaklı köprülerle bağlanmış durumda. Köprülerin altında ise turistleri gezdiren gondollar ve küçük sandallar. Bu köprülerin en büyüğü ve meşhuru Ponte Rialto'yu gördüğümüzde anlıyoruz San Marco Meydanı'na doğru giden yolu nihayet bulduğumuzu.

 

San Marco Meydanı hemen deniz kenarında, San Marco Katedrali'nin ev sahipliğinde ve en önemli misafirleri güvercinler. Meydanda dolaşırken katedralin dış cephesi üzerindeki resimler dikkatimizi çekiyor, osmanlıları andıran sarıklı insanların resmedildiğini farkediyoruz. Daha sonra bunun yüzyıllar önce deniz ticaretinin en önemli noktalarından biri olan Venedik'i ticari amaçla ziyarete gelen Osmanlıları tasvir ettiğini öğreniyoruz. Akşamı her zamanki gibi meydanda oturup kalabalığı seyrederek karşılıyoruz. Fazla oyalanmadan tren istasyonuna dönmemiz lazım, trenimiz kısa bir süre sonra kalkacak ve bizim dönüş yolunda yeniden kaybolma ihtimalimiz çok yüksek.

 

Nice yolculuğumuz on iki saat sürecek, geceyi trende uyuyarak geçireceğimiz için yataklı bir kompartmandayız. Gülşah da bizimle beraber ancak başka bir kompartmanda. Bizim yol arkadaşlarımız ise İngiltere'de okuyan bir Japon ve çok az ingilizce konuşabilen bir İtalyan. Önceki geceki finali değerlendiriyoruz basit bir kaç kelime, futbolcu isimleri ve kahkalarla. Japonların yunus bile yediğini ise ilk kez yol arkadaşımızdan öğreniyoruz.

 

Mavi koylar ve lüks yaşam

 

Trenimiz Fransa sahillerinin kıyısında ağır ağır ilerlerken uyanıyoruz. Camdan yeni doğan güneşin pırıl pırıl parladığı denizi seyrediyoruz. Nice'de kalacağımız yer Avrupa'nın en ünlü hostellerinden biri, yirmi beş kişilik genişçe bir odada kalacağız. Hostele yerleşip hemen kendimizi denize atıyoruz. Akşam hostelde diğer gezginlerle vakit geçiriyoruz.

100_3564

 

Sonraki gün rotamızda Monako var, Nice'den sadece 2 istasyon uzaklıkta. Monako'daki lüks yaşamı ve ihtişamı şaşkınlıkla seyrediyoruz. Yat limanı birbirinden pahalı yatlarla dolmuş durumda. İlk hedefimiz olan 2. Louis Stadı'na lüks binaların ve palmiye ağaçlarının arasından gidiyoruz. Bu stad Galatasaray'ın 2000 yılında Süper Kupa'yı kazandığı yer, stadın zeminine bu hatıralar ve Galatasaray marşlarıyla iniyoruz.

 

Formula 1 yarışlarında şehiriçinde koşulan tek etap olan Monako yarışının hangi yolda nasıl yapıldığını bulmaya çalışıyoruz, çok geçmeden de buluyoruz. Nitekim aynı yol bizi kapısında sıra sıra lüks araçların park halinde olduğu kumarhanesiyle ünlü Monte Carlo'ya çıkarıyor. Bu kadar çok lüks aracı birarada görmek gerçekten şaşırtıcı. Monako'dan ayrılmadan önce son durağımız Okyanus Müzesi ve Akvaryumu. Kayalar üzerinde inşa edilmiş bu yapı pek çok deniz canlısı barındırıyor.


Gece uzun bir yolculuk yine bizi bekliyor. Batıya doğru yolculuğumuz bu sefer Barselona ile sürecek. Nice'e geldiğimizde Gülşah'dan ayrılmıştık, Barselona yolculuğunda yine beraberiz. Ancak bu sefer bizi daha zorlu bir yolculuk bekliyor çünkü yataklı bir kompartman bulamadık dolayısıyla kotuklarda uyumamız gerekiyor. Üstelik klimaları çok aşırı çalışan trende donma tehlikesinden, daha kalın giysiler giyerek ya da havluları battaniye gibi kullanarak kurtuluyoruz. Gülşah'ın bulduğu çözümse uyku tulumuna girmek oluyor. İspanya-Fransa sınırındaki Portbou kasabasında yaptığımız aktarmanın ardından Barselona'ya varıyoruz. Gülşah'la vedalaşma vakti, o bir ay süreyle Barselona'da kalacak, bizimse sadece 3 günümüz var.

 

Katalunya

 

Uzun bir yürüyüşün ardından hostelimize ulaşıyoruz. Hostelimiz Barselona'nın en merkezi yeri olan ve Katalanca'da Katalunya Meydanı anlamına gelen Placa de Catalunya'ya çok yakın. Rahatlıkla Las Ramblas Caddesi'ne ulaşıyoruz. Las Ramblas'i Barselona'nın İstiklal Caddesi olarak tanımlamak mümkün. Yine müzisyenler ve çeşitli şovlar yapanlarla dolu cadde. Bir ucu Placa de Catalunya'da olan caddenin diğer ucu ise limana gidiyor. Cadde üzerinde çeşitli dükkanlar var, bunlardan bazıları da kebapçılar. Türkiye'ye özgü yemekler sattığını duvarındaki Türkçe yazılardan anladığımız bir dükkanın içine doğru bakarken içerdeki aşçı bize DSCN1488net bir İspanyolca ile sesleniyor. Biz Türkçe cevap verince bu sefer bozuk bir Türkçe ile selamlanıyoruz. Sonrasında aşçının aslında Türk olduğunu ama burada doğup büyüdüğünü öğreniyoruz. Her şehirde bir Türkle karşılaşmak doğal hale geldi artık.

 

Caddenin bittiği yerde, Kristof Kolomb'un Akdeniz'e bakan bir heykeli var. Heykel yaklaşık 60 metre yükseklikteki bir sütuna yerleştirilmiş ve yıllar içinde Barselona'nın simgelerinden biri haline gelmiş. Günü ve akşamı Katalanca Eski Liman anlamına gelen Port Vell limanı, Las Ramblas ve Placa de Catalunya'da geçiriyoruz.

 

Diğer gün niyetimiz Gaudi'nin Barselona'sını gezmek. Gaudi hayatını Barselona'ya adamış bir mimar, eserleri Barselona sokaklarını halen süslüyor. İlk olarak La Sagrada Familia'ya gidiyoruz. La Sagrada Familia Gaudi'nin 1882 yılında yapımına başladığı ancak günümüze kadar halen tamamlanamayan bir katedral. Bu yüzden bir diğer adı da Bitmeyen Kilise. Yapımı halen halktan alınan yardımlarla Gaudi'nin asıl planına sadık şekilde sürüyor. Ancak Gaudi'nin karmaşık mimari tarzının ve çizimlerinin günümüze uyarlanması zor olduğundan cok yavaş şekilde ilerliyor. Bunun yanında Gaudi'nin bir diğer eseri Casa Mila'yı da ziyaret ediyoruz.

 

Bu öğleden sonra dinlenme zamanı. Günü aynı zamanda Arc de Triomf'a ev sahipliği yapan Parc de la Ciutadella'da geçiriyoruz. Burası yemyeşil ağaçlarla ve küçük göllerle kaplı geniş bir alan, Barcelona'nın tam ortasında, adeta akciğerleri gibi. İnsanlar çimler üzerinde, kimileri çocuklarıyla piknik yapıyor, kimileri müzik eşliğinde capoeira yapıyor, kimleri ise top oynuyor. Biz de buradan uzun süre ayrılamıyoruz, etraftaki insanları izlemekten büyük keyif alıyoruz. Gece ise yine sokaklardayız. Türkiye'deki hayatımız çok uzak şu anda bize, adeta aylardır yolda gibiyiz.

 

Sıra geliyor Nou Camp'a, FC Barcelona'nın mabedine. Heyecanla giriyoruz içeriye, tribünlerden hayranlıkla bakıyoruz stada, hemen her hafta televizyonda maçları seyrettiğimiz stadın içinde olmak bir futbolsever olarak harika bir duygu. Soyunma odasını, koridorları, basın odasını ve  sahanın zeminini geziyoruz. Stadda oyuncuların kullanması için küçük bir kilise bile mevcut. Stadın içinde ayrıca FC Barcelona müzesi bulunuyor. Bu müzede Barcelona'nın kulüp tarihi boyunca aldığı kupalar, efsanevi oyuncuların önemli maçlarda giydikleri kramponlar, formalar ve kulüp tarihi ile ilgili önemli bilgiler mevcut. Açıkcası Türk kulüplerinin stadlarını göz önüne getirdiğimizde arada uçurumlar olduğunu farketmek çok zor olmuyor. 

 

Hemen belirtelim tüm Avrupa'da olduğu gibi burada da turistik stad girişleri ücretli ve on bir euro. Stadı sadece ölü sezonda, yani maçların oynanmadığı yaz tatilinde bile binlerce kişinin ziyaret ettiği ve bu ziyaretçilerin pek çoğunun stadın yine içinde bulunan mağazadan, kulübün lisanslı ürünlerini satın aldığı düşünülürse kulübün sadece stadın üzerinden bile çok ciddi miktarlarda para kazandığı rahatça anlaşılabilir. 

 

DSCN1675

Bu son günümüz Barselona'da, gece otobüsle Madrid'e gideceğiz. Önce denizde biraz vakit geçirmeye karar veriyoruz ama Nice koylarından sonra Barcelona sahilleri pek keyif vermiyor. Akşamüstü ise teleferikle  Montjuic'e gidiyoruz. Burası yeşillikler içinde bir tepe. - Barcelona'da en çok hoşumuza giden şeyin de doğanın çok güzel olduğu ve bunun çok güzel korunduğu olduğunu not olarak düşelim - Özellikle 1992 Yaz olimpiyatları için düzenlenmiş ve çeşitli spor tesisleri inşa edilmiş. Bunun yanında Katalunya Sanat Müzesi, Katalancasıyla Palau Nacional de burada bulunuyor ve bu müzenin bahçesinden güzel bir Barselona manzarası izlemek mümkün.

 

Artık gitme vakti, otobüs terminaline doğru ilerlerken duvarlarda "Barselona İspanya değildir" yazılarının duvarları süslediğini görüyoruz. Şehir içindeki tüm tabelalarda önce Katalanca'nın sonra İspanyolca'nın kullanılması ve bütün bayrak direklerinde öncelikle Katalunya bayrağının yer alması bu cümleyi ifade etmenin diğer bir yolu sanki.

 

Yedi saatlik bir yolculuk bizi bekliyor. Otobüse binerken biletleri toplayan kişinin aynı zamanda otobüsü kullanması her ne kadar bize garip gelse de Avrupa'da sıkça uygulanıyor. Tabi Avrupa'da başka bir yerde bu kadar hızlı otobüs kullanııyor mu onu bilmiyoruz ama yolculuk süresince sürekli olarak yüreğimiz ağzımıza geliyor. Henüz havanın aydınlanmadığı bir saatte Madrid otobüs istasyonuna ulaşıyoruz. Gezimizin en batı noktasına ulaştık.

 

Boğa güreşleri vs futbol ya da Las Ventas vs Santiago Bernabeu ?

 

Son derece yorgun ve uykusuz haldeyiz, gerek günlerdir yapılan seri tren yolculukları gerekse son otobüs yolculuğu bizi iyice yıpratmış durumda. Hemen hostelimize ulaşıp biraz uyumak istiyoruz. Ancak saat henüz çok erken, ilk metroyu beklemek zorundayız. Uyku arayışımızın ilk durağı terminaldeki koltuklar oluyor ama sonuç alamıyoruz. İlk metroyla şehir merkezine inip hostelimizi buluyoruz. Daha önce rezervasyon yaptırdığımız için yer problemimiz yok. Uykuya çok az kaldı ya da biz öyle sanıyoruz. Hostele giriş saatinin 11:00 olduğunu öğrenip yıkılıyoruz. Bunun anlamı, odamıza yerleşmemize henüz 4 saat var ve bizim yorgunluktan gözlerimiz kapanıyor. Daha fazla dayanamıyor ve hostelin avlusundaki koltuklarda uyuyakalıyoruz her ikimizde... Uyandığımızda saat 11:00 olmak üzere, nihayet odamıza yerleşiyoruz, ama artık gerekli uyku ihtiyacımızı gidermiş durumdayız.

Picture 034

Madrid'de sadece bir günümüz var, doğruca Santiago Bernabeu Stadı'na gidiyoruz. Stada hayran olmamak mümkün değil. Kulüp kültürü olarak belki FC Barcelona'yı, dolayısıyla Nou Camp'ı daha çok beğeniyoruz ama Santiago Bernabeu'nun bizi daha çok etkilediğini söylemek lazım. Gerek mimarisi gerek tribün düzeni gerekse saha içi atmosferiyle gerçekten muhteşem bir stad. Stadın içindeki müzeyi gezdiğimizde neden Real Madrid'in yüzyılın en iyi takımı seçildiğini bir kez daha anlıyoruz. Müze kupalarla ve başarılarla dolu, bizim tek avuntumuz duvardaki gördüğümüz şu yazı oluyor.


Sonrasında yine sokaklara, meydanlara çıkıyoruz. Doğrusu Barselona'dan sonra Madrid bize biraz sönük geliyor. "Barselona İspanya'nın İstanbul'u ise, Madrid Ankara'sıdır" önermesine hak veriyoruz biz de. Akşam saatlerine doğru yorgunluk ve uykusuzluk iyice kendini belli etmeye başlıyor. Güneşin 22:30 civarında battığı düşünülürse uyumak için iyi bir zamanlama. Hostelimize gidip hemen uykuya dalmak niyetindeyiz ancak odamızdaki diğer sekiz kişi bizimle aynı fikirde değil. Ellerinde biralarıyla koyu bir sohbet içindeler, gürültü ve kahkalardan uykuya dalamıyoruz bile. Biraz sert bir tepkiyle dışarı çıkmalarını sağlıyoruz. Her ne kadar gece kısa bir süre tekrar uyansak da sabah rahat bir uyku çektiğimiz söylenebilir.

 

Öğleden sonraki Paris yolcuğumuz öncesi Plaza de Toros de Las Ventas, Madrid'deki son durağımız oluyor. Burası ünlü boğa güreşlerinin yapıldığı bir arena. Gösteriler zaman zaman protestolara neden olsa da İspanyollar boğa güreşlerini halen çok seviyor.

 

Gezimizin sonuna yaklaşıyoruz. Son nokta Paris'e doğru gitmek üzere Madrid Barajas Havaalanı'na doğru gidiyoruz. Geziye çıkmadan önce EasyJet'den ucuz bir uçuş bulmuştuk Paris'e. Business Class yok, uçakta servis yok ama bizi Paris'e en kısa sürede ve en ucuz şekilde getirdiği sürece problem de yok.

 

Son durak Paris

 

Öğleden sonra Paris Orly havalimanına iniyoruz. Hostelimiz Montmartre'da, oraya doğru gidiyoruz. Hostel bir tepenin yamacına kurulmuş, odamıza gitmek için merdivenlerden aşağıya iniyoruz, buna rağmen odamızda güneş ışığıyla karşılaşıyoruz. dört kişilik bir odadayız. Odamızın diğer misafirleri Meksikalı bir erkek ve bir kız ancak onlar da hostelde tanışmışlar. Madrid yorgunluğu hala üzerimizde, etrafta kısa bir tur atıp uyumaya çekiliyoruz.

 

Sabah erkenden kalkıyoruz, her gittiğimiz şehirde olduğu gibi önce şehrin bir haritasını buluyoruz, genelde kaldığımız hostellerde ücretsiz sağlanıyor. İlk olarak Opera Binası ardından da Concorde Meydanı'na gidiyoruz. Bu meydan Champs Elysees Bulvarı ile Türkçe de Tuileries Bahçeleri anlamına gelen Jardin des Tuileries'in arasında kalan ve ortasında Luksor Dikilitaşı olarak bilinen bir sütun bulunan, gayet geniş bir alan. Meydanın bir köşesinden Paris'in simgesi Eiffel Kulesi de görünüyor. Kısacası son derece merkezi bir yer.

 

Yönümüzü Jardin des Tuileries'e çeviriyoruz. Bu bahçe aynı zamanda Louvre Müzesi'ne ev sahipliği yapan yeşillikler ve havuzlar içinde bir bahçe. Bahçenin içinden geçerek Louvre Müzesi'ne doğru ilerliyoruz. Şanslıyız, müzenin ücretsiz ziyaret günü ve saati içindeyiz. Dan Brown'ın son zamanlarda satış rekorları kıran kitabı Da Vinci Şifresi'nin de etkisiyle müze müthiş bir ilgi görüyor. Gelenlerin pek çoğunun var olmayan Gül çizgisini görmeye gelmeleri de enteresan bir ayrıntı. Biz de kalabalığın arasında içeriye giriyoruz. Müze son derece büyük, girişin hemen ardından aşağıya indikten sonra geniş bir avlu karşılıyor bizi. Sadece Mona Lisa tablosuyla bilinse de, müze aslında eski Mısır'dan Helenistik zamanlara kadar bir çok medeniyete ait eserler barındırıyor. Tabi ki en çok ilgiyi Mona Lisa görüyor. İçeride fotoğraf çekilmesi yasak olmasına rağmen tablonun bulunduğu salonda flaşlar patlıyor. Aslında tüm müzeyi gezmek çok daha fazla vakit gerektiriyor - kimilerine göre bir hafta - ama biz müzenin kapanışıyla ayrılmak zorundayız.

DSCN1795

 

Champs Elysees Bulvarı'na gitmeye karar veriyoruz. Paris'in en güzel caddesi olarak gösterilen bu geniş bulvarı boylu boyunca yürüyerek geçip Türkçe de Zafer Takı anlamına gelen Arc de Triomph'a varıyoruz. Yaklaşık iki yüz yıl önce Fransız Devrimi'nin generali Napoleon Bonaparte'ın emriyle inşasına başlanan bu anıt şimdilerde Paris'in simgelerinden biri haline gelmiş durumda.

 

Akşamüstü ise Mars Meydanı ve Eiffel Kulesi'ne doğru yöneliyoruz. Fransız Devrimi'nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde inşa edilen bu kule, her yıl yüz binlerce turisti Paris'e çekiyor. Kuleye ev sahipliği yapan Mars Meydanı gün ve gece boyunca pek çok insanı ağırlıyor. Yerli yabancı turistler ve şehir sakinleri ellerinde şaraplarıyla kulede her saat başı yapılan ışık gösterilerini seyrediyor.

 

Son metroyu yakalayarak hostelimize dönüyoruz. Odada Miriam'la karşılaşıyoruz. Miriam aslında bir vantrilok ve ülkesinde çeşitli şovlar yapıyor. İşin ilginç tarafı çok az İngilizce biliyor. Dolayısıyla çok az anlaşabiliyoruz ancak geceyi Miriam'ın bize söylediği şarkılarla tamamlıyoruz.

 

Diğer güne Amelie filmi ile bilinen Sacre Coeur Katedrali'yle başlıyoruz. Monmartre tepesindeki bu beyaz kilisenin bahçesinde bize bileklik satmaya çalışan satıcılardan bir şekilde kurtulduktan sonra Picasso müzesine doğru yola çıkıyoruz. Uzun bir yürüyüşten sonra zor da olsa müzeyi buluyoruz. Pablo Picasso'nun çok çeşitli eserlerinin bulunduğu bu müzenin pek çok insan tarafından bilinmemesi de enteresan. Seine nehri üzerindeki bir adacık üzerinde bulunan Notre-Dame de Paris Katedrali bir sonraki durağımız oluyor. Akşamı ise yine Mars Meydanı'nda ve Eiffel Kulesi'nde geçiriyoruz. Bu gezimizin son gecesi. Kulenin ikinci katına kadar tırmandıktan sonra meydanda çimlerin üzerinde ışık gösterilerini seyrediyoruz.

 

Geri dönme günü gelip çatıyor, biz Paris sokaklarını son kez gezerken, Champs Elysees üzerinde Tour de France bisiklet turunun Paris ayağı koşuluyor. Bir yandan mutluyuz, İstanbul bizi bekliyor. Zaten çanta da ağır geliyor artık, hem para da kalmadı ama bir yandan da hüzünlüyüz. Günler süren macera sona erdi. Eve, daha doğrusu gerçeğe geri dönme vakti geldi. Günlerdir yollardayız ama adeta aylar geçmiş gibi. Cebimizde kalan son parayı havaalanında krakerlere veriyoruz. Uçağa meteliksiz şekilde biniyoruz.

 

Ertesi gün yine aynı karmaşa içindeyiz. Trafik, gürültü, kalabalık, iş, güç..."ben geçen hafta bu saatlerde Barselona'daydım" diye iç geçiriyoruz. Sonra boğaza bakıyoruz, yine de içimizden en güzeli İstanbul diye geçiyor...