Doğu Avrupa

 

DSCN3100Bir önceki Interrail gezisi aklımızdan hiç çıkmıyordu. Bizim içimizdeki kıvılcımı ateşleyen gezi olmuştu kuşkusuz. Artık her türlü imkanlarımızı gezi için kullanmak istiyorduk. İlk fırsatta rotamızı Doğu Avrupa'ya yönelttik. Batı Avrupa'nın gölgesinde kalmış, komunist dönemde kendi içine kapanmış doğu bloğu ülkelerini keşfetme zamanı geldi. Bu gezide aramıza Kurtuluş da katılıyor.

 

Rotayı Polonya, Slovakya ve Macaristan olarak belirliyoruz. Bir Ağustos ayının Cuma günü öğleden sonrası Varşova'ya iniyoruz. Kendimize bir hostel buluyoruz hemen. Daha önceki interrail  gezisinin aksine daha detaysız bir gezi planlıyoruz. Geziyi kendi gidişatına bırakmayı tercih ediyoruz çünkü daha cesur hissediyoruz kendimizi bu defa.

 

Varşova'yı  görür görmez bize ünlü yönetmen Roman Polanski'nin The Pianist filmini hatırlatıyor. Yapılar, insanlar film karesinden çıkmış gibi sanki. Filmin can alıcı sahnelerinden biri olan final sahnesinde yerle bir olmuş Varşova'yı görürsünüz, içiniz cız eder. Şehrin o zamanlar gerçekten o hale geldiğini tahmin edebiliyoruz çünkü binalara baktığınız zaman çok eski bir geçmişi olmadığını belli ediyor. Şehir yeniden kurulmuş 2. Dünya Savaşı sonrası.

 

Hemen sırt çantalarımızı hostele bırakıyoruz ve kendimizi dışarı atıyoruz. Batı Avrupa'nın turistten geçilmeyen şehirlerinin aksine Varşova pek bir sakin. Daha az turist, daha fazla yerel insan var. Ülkenin ruhunu daha iyi hissettiriyor bize. Diğer Avrupa şehirlerinde olduğu gibi burada da meydanlar var. İnsanlar boş vakitlerini genelde bu meydanlarda geçiriyorlar. Avrupa'nın sosyalleşme alanlarından biri meydanlar. Aklımıza en meşhur meydanımız olan Taksim Meydanı geliyor. Taksim'e meydan demek ne kadar doğru olur bunu tekrar düşünüyoruz. Ayrıca şehirde cumartesi günleri şehrin en ünlü caddesi Nowy Swiat trafiğe kapatılıyor ve insanların rahatça burada yürümesine olanak sağlanıyor.

 

dogu_avrupa_harita

Varşova'da bir gece geçiriyoruz. Bir araba kiralayıp Polonya'nın güneyine inmeye karar veriyoruz. Hedef Wroclaw şehri, oradan da Krakow'a ulaşmak. Elimize haritayı alıp hiç bilmediğimiz yollara düşüyoruz. Ağaçların arasındaki bir yol üzerinde, etrafı seyrede seyrede gidiyoruz. Bu farklılıklar bizi şaşırtmış olacak ki rotamızı yanlış yere çevirdiğimizi farkedemiyoruz bile. Tabelalar Wroclaw yerine Lodz diye bir yeri gösteriyor. Geri dönmüyoruz, Lodz'a doğru ilerlemeye karar veriyoruz.

 

Lodz'a vardığımızda şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz. Şehir sanki 1940'lardan kalmış, bir film sahnesi gibi. Yıkık dökük kırmızı köhne binalar, eski tramvaylar. Daha garip olan tüm bunların arasında devam eden hayat. Şehir turistik olmadığı için zorlukla bir hostel buluyoruz kendimize. Sonra şehri dolaşmaya çıkıyoruz en ünlü caddesi olan Piotrkowska caddesine. Taksim'deki İstiklal Caddesi kadar uzun bir cadde. Şehrin can damarı olan bu cadde cumartesi gecesi çok renkli. Sanki tüm şehir buraya akın etmiş.

lodz

 

Ertesi gün Wroclaw şehrine varıyoruz. Tipik bir Polonya şehri. Meydanlar, kiliseler. Burada bir gece geçirdikten sonra Polonya'daki son durağımız olan Polonya'nın en ünlü şehri Krakow'a doğru yol alıyoruz.

 

Krakow çok güzel bir şehir. Bazı insanlar burayı yeni Prag olarak adlandırıyor. Hal böyle olunca da turist sayısı bir hayli fazla şehirde. Özellikle İngiliz turistlerin sayısı dikkatimizi çekiyor. Bizi burada couchsurfing üyesi olan Ania şehri gezdiriyor. Krakow da görülmesi gereken en önemli yerlerden biri 2. Dünya savaşı sırasında Nazilerin inşaa ettiği ve kullandığı Auschwitz toplama kampı. Auschwitz ile Krakow şehrinin arası yaklaşık olarak elli kilometre. Kampın giriş kapısındaki "Arbeit Macht Frei" yani "çalışmak özgür kılar" yazısı bizi bir anda o günlere götürüveriyor. Kampı gezerken daha önceden izlediğimiz La Vita Bella yani Hayat Güzeldir filmindeki sahneler tekrar tekrar aklımıza geliyor ve tüylerimiz diken diken oluyor. 2. Dünya Savaşı'nda öldürülen elli milyon yahudinin yaklaşık üç milyonunun burada yok edildiği düşüncesi insanı ürpertiyor. Oradaki insanların çektiği acıları anlamamız mümkün değil ama aradan altmış yıl geçmesine rağmen oradaki havayı solumak bile bu acıların bir kısmını anlamaya yetiyor. Gezimizin en hüzünlü kısmından ayrıldıktan sonra kiralamış olduğumuz arabayı burada teslim ediyoruz ve trenle Slovakyanın başkenti Bratislava'ya doğru yola koyuluyoruz.

 

Slovakya

 

Slovakya ikiye bölünen Çekoslovakya'nın ekonomik olarak daha gerisinde kalan kısmı. Çok sakin bir hayat var. Yine meydanlara atıyoruz kendimizi, insanları gözlemliyoruz. Müzik yapan çingeneler gözümüze çarpıyor. Çingene sayısı diğer şehirlere göre burada daha fazla. İtiraf etmek gerekirse Polonya'dan sonra Slovakya daha renksiz geliyor bize. Hemen rotamızı güneydoğuya çeviriyoruz ve trenle Budapeşte'ye varıyoruz.

 

Macaristan 

 

Budapeşte'nin tam ortasından geçen Tuna nehri şehri Buda ve Peşt olmak üzere ikiye ayırıyor.  Nehir üzerindeki küçük köprüler bize İstanbul'u anımsatıyor. Köprünün üzerinden geçerken dilimize ilkokulda söylediğimiz Tuna Nehri şarkısı takılıyor tabi. Tuna Nehri, akmam diyor.

 

Nehir kenarındaki şaşaalı yapının Macaristan parlamento binası olduğunu öğreniyoruz. Şehrin kalesine çıkıp Tuna Nehri ve Budapeşte manzarısını izliyoruz. Gezerken vaktin nasıl geçtiğini anlamak mümkün değil. Geri dönme fikri bizi huzursuzlandırıyor...