Güney Amerika

 

İş hayatının monotonluğu üzerinize çöker. Bazen ne yaptığınızın, ne için çalıştığınızın farkına bile varmadan ezbere yaşamaya başlarsınız. Yine böyle bir psikoloji içine giriyoruz Interrail ve Doğu Avrupa gezilerimiz sonrası. Kendimizi yeniden sorgulamaya başlıyoruz. Yine bir yerlere gidip görme arzusu kabarıyor içimizde. Hemen bilgisayarımızdan eksik etmediğimiz meşhur dünya haritamızı önümüze seriyoruz ve kendimize keşfedilecek bir diyar arıyoruz. Bu defa daha cesur bir şey yapmak niyetindeyiz. Gözümüz harita üzerinde denizleri, okyanusları, kıtaları aşıyor ve kendimizi Güney Amerika kıtasına bakarken buluyoruz.

 

Acaba orada nasıl bir hayat vardır? Avrupa'dan farkı nedir? İçimizde merak uyandıran bin bir türlü kışkırtıcı soru geliyor aklımıza. Kararımızı veriyoruz, Güney Amerikay'a gideceğiz. Bu fikri sahiplenmemiz saniyeler sürüyor. Brezilya ve Arjantin yeni hedefimiz.

 

Bu kararı aldığımızda 2007 yılının Ekim ayıydı. Peki ama nasıl gideceğiz, nasıl izin alacağız? Çünkü kısa bir gezi olarak düşünemeyiz bu rotayı. Gezilecek çok fazla yer var. Zaten Aralık ayında askerlik görevimizi yerine getirmeyi planladığımız için ayrılış tarihimizi erkene alarak Güney Amerika'ya gitmek üzere kasım ayının ilk haftasında istifalarımızı veriyoruz. Bu gezi bizi diğerlerinden daha fazla heyecanlandırıyor. Bambaşka bir kıtaya, bambaşka bir medeniyete yol alıyoruz. Yağmur ormanları, büyük şelaleler, buzullar, vahşi yaşam, ispanyolca, favelalar. Sırt çantamızı alıp yine yollara düşüyoruz.

 

guney_amerika_harita

Brezilya 

 

Uzun bir yolculuk sonrası Rio de Janeiro'ya varıyoruz. Uçaktan dışarı adım atar atmaz sıcak ve nemli okyanus havası yüzümüzü okşarcasına merhaba diyor. Kasım ayındayız ve Türkiye'de kışlık kıyafetlerimizi giymeye başlamıştık. Ama Rio tropikal kuşakta, yıl boyu sıcak. Güney Amerika gezimiz öncesi couchsurferlar ile kontağa geçmiştik. Rio'da bizi bir avukat olan Marco ağırlayacak. Marco daha önceden bize evine nasıl ulaşacağımızı tarif etmişti. Talimatlarına uyup Marco'nun evine ulaşıyoruz. Yolda giderken dikkatimizi çeken şeylerden biri favelalar oluyor. Bu varoş mahalleleri hakkında bildiğimiz  tek şey tehlikeli oldukları.

 

DSCN3385Rio'da bulunduğumuz bölge Barra de Tijuca olarak adlandırılıyor. Önümüzde Atlas Okyanusu, arkamızda sık ve nemli bir orman, ormanların arasında tepelerde yer yer favelalar bulunuyor. Hemen sahil boyunca bir yürüyüşe çıkıyoruz. İstanbul'daki hayatın aksine burada insanlar hiç stresli görünmüyor. Spor yapanlar, okyanusa girenler, plajda coco (hindistan cevizi) suyu içenler. İnsanların yüzünde bir gülümseme ifadesi var. Rio'yu keşfetmek üzere kendimizi şehir merkezine atıyoruz. Plaj boyu voleybol oynayan insanlar, Pão de Açúcar tepesi, Copacabana, Ipanema ve Corcovado tepesindeki ünlü  İsa Heykeli.

 

 Cidade de Deus

 

Futbolu seviyoruz. O yüzden her gittiğimiz ülkedeki futbol mabedlerini gezmek alışkanlığımız. Daha önce Avrupa'da Nou Camp, Santiago Bernabeu, II. Louis gibi stadları gezmiştik. Brezilya'daki hedeflerimizden biri de dünyanın en büyük stadyumu olan Maracana stadını gezmek. İkinci günümüzde kendimizi Maracana'ya atıyoruz. Muhteşem büyüklükte bir stadyum, etkilenmemek elde değil. Gün içindeki planlarımızı gerçekleştirmek üzere ayrılıyoruz staddan. Stadın etrafı biraz ıssız. Daha önce çok dikkatli olmamız söylenmişti. Çünkü Rio suçlar şehri. Dikkatlice ilerlerken arkamızdan iki tane siyahi Brezilyalı gencin yaklaştığını görüyoruz. Aldırış etmiyoruz, yürümeye devam ediyoruz. Önümüzü kesip Portekizce birşeyler söylüyorlar. Gençlere baktığımız zaman aklımıza ilk gelen Cidade de Deus yani Tanrıkent filmi oluyor. Bizden belli ki para istiyorlar ve yürümemize engel olmaya çalışıyorlar. Bu konuda ne kadar ısrarcı olduklarını paslanmış bıçağı karnımızda hissetmemizle anlıyoruz. Rio'nun neden suçlar şehri olarak anıldığını şimdi anlıyoruz.

 

İnanılır gibi değil. Karnımıza bir bıçak dayalı ve ayakları çıplak, ne dediğini anlamadığımız iki siyahi Brezilyalı genç karşımızda duruyor. Üstelik de en az bizim kadar heyecanlılar. Çok hızlı ve doğru karar vermek zorundayız. Karşımızdaki gençlerin bizi öldürmekten ya da yaralamaktan hiç çekinmeyeceğini biliyoruz. Daha önceden tedbirimizi alıp bütün paramızı ve pasaportumuzu belimizdeki görünmeyen çantalar içinde saklamıştık. En büyük korkumuz bunu farketmeleri. Ama bir şeyler vermek zorundayız. Yoksa yara almamız muhtemel. Cebimizde bir miktar para, elimizde fotoğraf makinesi ve sırt çantamız var. Biraz itişip kakışmadan sonra fotoğraf makinesine razı olup koşarak ordan uzaklaşıyorlar. Neyseki canımıza bir zarar gelmiyor. Giden sadece bir fotoğraf makinesi ve içindeki resimler oluyor. Şoku atlattıktan sonra olayı farkeden oradaki bir güvenlik görevlisi bizimle konuşmaya çalışıyor. "Documento, documento?" yani pasaportumuzun çalınıp çalınmadığını soruyor. Çalınmadığını anlayınca "o zaman bir problem yok" tavırlarıyla oradan uzaklaşıyor. Sonradan anlıyoruz ki bu kentte insanlar suç ile yaşamaya alışmışlar. Rio'daki yaşamı daha ayrıntılı anlamak için Aslı Erdoğan'ın Kırmızı Pelerinli Kent kitabını okumak yeterli.

 

 

Brezilya ve Samba

 

Rio'da Marco'dan sonra bizi couchsurfing üyesi Filipe ağırlıyor. Gazeteci olduğu için geceleri çalışıp gündüzleri dinlenerek vakit geçiriyor. O yüzden başka bir couchsurfing üyesi Vanessa bize etrafı gezdiriyor. Vanessa ile kendimizi çok daha fazla güvende hissediyoruz. Akşam bizi annesiyle beraber Salgueiro samba okulunun gece gösterisine götürüyorlar. Rio'da dört adet samba okulu var. Her bir okul Rio karnavalında bir gün gösteri yapıyor. Karnaval bu yüzden dört gün sürüyor. Salgueiro bu dört okuldan bir tanesi. Yıl boyu Rio karnavalı için hazırlık yapıyorlar. Cumartesi günleri ise bu hazırlıklarından parçalar sunuyorlar. İnsanlar da gelip dans edip eğlenebiliyorlar. Fakirinden zenginine, yediden yetmişe herkes sabaha kadar burada müzik dinliyor, samba yapıyor.

 

 

Doğa

 

Rio'daki maceramızdan sonra hedefimiz daha güneyde, Arjantin sınırındaki Foz do Iguaçu yani İguazu (büyük su) şelalesi. İguazu'da bir hostelde kalıyoruz. Daha önce National Geographic'de izlediğimiz bu şelaleyi yakından görmek bizi çok heyecanlandırıyor. İguazu Niagara'dan sonraki en büyük şelale. Doğasına ve manzarasına doyum olmayan bu şelaleye bir de Arjantin tarafından bakmak istiyoruz. Arjantin bayrağını bulunduğumuz yerden görmek hiç de zor değil.

 

 

Brezilya'ya veda ediyoruz ve şelalenin diğer tarafına bir otobüsle geçiyoruz. Artık Ernesto "Che" Guevara'nın doğup büyüdüğü, Maradona'nın "el Dios" olarak anıldığı topraklardayız, Arjantindeyiz! Bu taraftaki manzara bir başka güzel. Buraya gelirken karşılaştığımız doğal manzara karşısında nefesimiz kesiliyor. Yağmur ormanlarının arasından şelaleye doğru ilerlerken renk renk kelebekler, kuşlar, maymunlar ve hatta timsah görme şansımız bile oluyor. Önümüzde keşfedilmeyi bekleyen kocaman bir ülke var. Buenos Aires, buzullar, penguenler, deniz aslanları. Patagonya, biz geliyoruz.

 

Arjantin Hikayeleri

 

İguazu şelalesinden sonra ilk hedefimiz Patagonya'yı gezmek. Patagonya, Arjantin'in güneyindeki bölgeye verilen ad. Bu bölge çöl gibi görünse de Arjantin ekonomisine turizm sayesinde en büyük katkıyı sağlayan bölge. Patagonya'daki yaşam "Arjantin Hikayeleri" (Historias Minimas) adlı filmde izlenebilir. Patagonya'da hedefimiz Puerto Madryn'de doğal hayatı gözlemlemek, El Calafate'de Perito Moreno buzulundan parçaların koptuğunu görmek, Ushuaia'da Beagle Kanalında gezinmek ve Tierra del Fuego'da (Ateş Toprağı) dünyanın sonuna kadar ilerlemek.

DSCN3790

 

Puerto Madryn şehri vahşi yaşam bakımından çok zengin bir yarımada. Bu yarımada Peninsula Valdez olarak adlandırılıyor. Bir hostele yerleşiyoruz ve akşamüstü bu küçük kasabayı dolaşmaya çıkıyoruz. Arjantin'in ünlü yemeği Parilla yiyoruz. Arjantin'de yemekler oldukça ucuz ve porsiyonlar da büyük. Yemekten sonra karşımızda Buenos Aires'de havalanında tanıştığımız İspanyol çift çıkıyor. Onlarla ayaküstü muhabbet ediyoruz. Buradaki gezi planlarımız benzer, bu yüzden ertesi gün yarımadayı bir araba kiralayarak beraber gezmeyi kararlaştırıyoruz. Günün ilk ışıklarıyla Basklı çifti kaldıkları hostelden alıyoruz. Önce deniz aslanlarının yaşadığı bir koya gidiyoruz. Yüzlerce iri deniz aslanının çıkardığı sesleri ve hareketlerini doğal ortamında uzaktan sessizce izliyoruz. Ne kadar şanslıyız ki aynı koyda birden bir balina beliriveriyor. Doğal ortamında balina görmek daha da heyecanlandırıyor bizi. Şimdi ise pengeunleri görmek için can atıyoruz ve ikiyüz elli bin penguenin bulunduğu dünyanın en büyük penguen kolonisine, Punto Tombo plajına doğru ilerliyoruz.

 

Çölün ortasına inşa edilmiş dümdüz bir yolda ilerliyoruz. Rüzgar o kadar kuvvetli ki küçük arabamızı sağa sola hareket ettiriyor. Nihayet Punto Tumbo plajına tozlu yollardan geçip ulaşıyoruz. Daha önce sadece belgesellerde gördüğümüz penguenlere çok yakınız. Heyecanla aralarına dalıyoruz. Bu çok sevimli Macellan Penguenleri'ne dokunmak yasak ama yine de sevmek için şöyle bir elinizi uzatırsanız kendilerini korumaktan aciz değiller. Avdan dönen penguenlerin karaya ok gibi fırlayıp çıkışını, sonra paytak adımlarla yuvalarına ilerleyişini saatlerce izliyoruz. Akşam olunca İspanyol çiftle vedalaşıyoruz ve hostelimize dönüyoruz. Ertesi gün pusulamız El Calafate'yi gösteriyor.

 

 

El Calafete'ye Şili ile Arjantin arasında bulunan büyük Perito Moreno buzulunu izlemek için geldik. İzlemek diyoruz çünkü buzul adeta canlı. Hareket ediyor ve sesler çıkarıyor. Şili'den Arjantin'e doğru kayan bir buz kütlesi Perito Moreno. Buzul sıkıştıkça heybetli sesler çıkarıyor. Burada insanlar saatlerce "o an"ı yakalamak için bekliyor. Buzuldan büyük parçaların kopup suya düşmesi görülmeye değer bir doğa olayı. Biz de bir kaç "o an" yakalıyoruz ve bu görkemli mavi buzullara veda etmek üzere buradan ayrılıyoruz.

 

Şimdi ise rotamızı dünyanın en güneydeki şehrine, Ushuaia'ya çeviriyoruz. Hedefimiz burada "el fin del mundo" ya (dünyanın sonu) ulaşmak. Önce Beagle Kanalı'nda bir tekne gezisi yapmak istiyoruz. Beagle Kanalı, Macellan Boğazı'ndan daha güneyde olan bir boğaz. Kanal üzerinde bulunan adalarda yine görülesi bir doğal hayat var. Kanalda ilerlerken botumuz bazı adalara yanaşıyor. Bu adalarda deniz aslanları, albatros kuşları ve sevimli Macellan penguenlerini görme şansımız oluyor. Bir sonraki gün Tierra del Fuego Ulusal Parkı'na gitmek üzere yürüyüşe çıkıyoruz. Tierra del Fuego'nun yemyeşil çayırlarında tavşanlar karınlarını doyururken biz gidebildiğimiz kadar parkın sonuna gidiyoruz. Dünyanın en güneyinde olma duygusu çok güzel.

 

Ateş Toprağı'ndaki yolculuğumuzdan sonra son durağımız olan Buenos Aires'e gitmek üzere hazırlıklarımızı yapıyoruz.

 

Güzel Havalar

 

Buenos Aires İspanyolca'da "güzel havalar" anlamına geliyor. Havası güzel, kendisi güzel, insanları güzel şehir. Buraya geldiğimiz ilk dakikalarda karşılaştığımız manzara bize şehri özetliyor. Ağaçlarla kaplı, yere mor çiçekler serpilmiş, üzerinde yürümeye kıyamadığımız bir yol karşımıza çıkıyor. Sırt çantalarımızı yere koyup sessizce bakakalıyoruz.

 

DSCN3706

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Orhan VELİ

 

Buenos Aires'te bizi Mariana ve Alejandro çifti ağırlayacak. Verdikleri tarife göre evlerine doğru ilerlerken önümüze çıkan huzur dolu bir parka kendimizi ve çantalarımızı bırakıyoruz. Parkın ortasında bulunan göletin hemen yanına uzanıyoruz ve en sevdiğimiz şeylerden biri olan insanları gözlemliyoruz. Burada insanların hayatında telaş yok, acele yok. Bir yerlere yetişmeye çalışan, koşuşturan kimseler yok, trafik yok. Kendimizi biraz huzur ile şarj edip kalacağımız yere doğru yürümüye başlıyoruz.

 

Ale ve Mariana'nın küçük evi kitap ve müzik arşivi şeklinde. Alejandro ile futbol üzerine derin sohbetler yapıyoruz. Bize 2002 Dünya Kupası'nda Türkiye'yi nasıl desteklediklerinden bahsediyor ve bir taraftan da CM olarak bilinen "Championship Manager" oyununu oynuyor.

 

Republica de la Boca

 

Şehrin sokaklarına atıyoruz kendimizi. Turistik yerlerden çok insanların yaşadığı bölgelerde gezinmek o ülke hakkında daha iyi gözlem yapma şansı veriyor. Ara sokaklarda dolanırken mahalle arasında küçük bir toprak sahada futbol maçı yapan çocuklara rastlıyoruz. Oturup maçı izliyoruz. Bir kaç çocuk üzerinde ünlü Arjantinli futbolcu "Messi" forması dikkatimizi çekiyor. Kıran kırana mücadele ediyorlar. Yere düşüp dizini kanatanlar yaralarına aldırış etmeden kalkıp oyuna devam ediyor. Geleceğin Messi'lerini oyunlarıyla başbaşa bırakıp gezinmeye devam ediyoruz. Buenos Aires'ın en bilinen bölgesi La Boca adlandırılan bölge , İspanyolca'da ağız anlamına geliyor. Sebebi de Atlas Okyanusu'nun Buenos Aires içine giren kısmının bir ağızı andırması. La Boca'nın tarihi El Caminito sokağında tango yapan çiftleri izleyip oradan Arjantinlilerin "El Dios" (Tanrı) olarak adlandırdıkları Maradona'nın evi, Republica de la Boca (Boca cumhuriyeti) yani Boca Juniors takımının stadyumu La Bombonera'ya uzanıyoruz.

 

Stadyumun içerisine girince tribünlere oturup, gol olunca kale arkası taraftarların kaleye doğru nasıl aktığını hayal ediyoruz. Ellerimiz çimlerde. Soyunma odasında Maradona'nın koltuğunu görmek apayrı bir heyecan. Futbolu seviyoruz.

 

Her yaptığımız gezi sonrası cesaret çıtamızı biraz daha yükseltiyoruz. Bu gezimizde dünyanın sonuna kadar inmemiz bizi daha farklı projeleri düşünmeye sevk ediyor. Bir gün neden olmasın?