Balkanlar

 

Askerlik görevini tamamlayalı yaklaşık üç ay oldu ancak her ikimiz de askerlik sonrasında keyifli bir tatil yapmadık. Artık yazın son günleri, güneşin tadını çıkarmak için son şansımız. Apar topar planımızı yapıyor ve Balkanlar'a, Bosna-Hersek ve Hırvatistan'a gitmeye karar veriyoruz. Sadece üç günümüz var ama gerek Bosna-Hersek gerekse Hırvatistan, Türkiye'ye vize uygulamadıkları için sadece uçak biletlerini ayarlamak kalıyor bize. Uygun bir uçuş buluyoruz ve biletlerimizi alıyoruz.

 

Önceleri haftalarca plan yapıp yanımıza bir sürü şey aldığımız gezilerin aksine küçük birer sırt çantasıyla çıkıyoruz yola. Havaalanında bizi Bosna Hersek Havayolları'nın pervaneli uçağı karşılıyor. Uçuş süresince gözümüzü pervaneden alamıyoruz. İlginç olan Bosna Hersek Havayolları'nın, adları Sarajevo ve Mostar olan her ikisi de pervaneli sadece iki uçağı var. Uçakların üstünde "Bosna-Hersek'e hoşgeldiniz" yazıyor. Bu yazının ne anlama geldiğini bir kaç ay sonra uçakların ait oldukları ülkenin toprakları sayıldığını öğrendiğimizde anlıyoruz.

 

Savaşın izleri ve kardeşlik

 

Yaklaşık iki saatlik uçuşun ardından ağaçlarla kaplı tepelerin arasından Saraybosna'ya iniyoruz. Saraybosna adını çocukluğumuzda televizyon karşısında, ölüm ve katliam kelimelerinin yanında çok duyduk. Bir tramvaya binip şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. Şaşkınlıkla bakıyoruz etrafa çünkü üzerinden on beş sene geçmesine rağmen savaşın izleri en az sokakta yürüyen insanlar kadar canlı, yıkılmış binalar, dikenli teller ve duvarlardaki mermi izleri.

 

Boşnakça bir ses bizi kendimize getiriyor, bir anda boynunda görevli olduğunu belli eden bir kart takan bir adamla yüzyüze geliyoruz. Çat pat ingilizcesiyle bizden biletimizi istediğini anlıyoruz. Tramvaya binerken aldığımız biletleri gösteriyoruz ancak bu onu tatmin etmiyor, birşeyler istemeye devam ediyor. Sonunda asıl derdinin biletin üzerinde olması gereken damga olduğunu farkediyoruz. Bizden tramvaydan inmemizi istiyor, tüm meraklı gözler üzerimizde. Aşağı indiğimizde bileti tramvaya binerken aldığımızı anlatıyoruz ancak ikna olmuyor, inatla bileti aldıktan sonra tramvaydaki makinalar aracılığıyla damgalatmamız gerektiğini söylüyor. Biz de inatçıyız, tekrar tekrar anlatıyoruz bileti yeni aldığımızı. Hatta türk olduğumuzu belirtip kardeşlik imajı vermeyi bile deniyoruz ama fayda etmiyor. Görevli cezayı ödemezsek polis çağıracağını söyleyince mecburen cezayı ödüyoruz. Şehir merkezine yolculuğumuz artık yaya olarak devam ediyor, dilimizde kardeşliğe sitem cümleleri...

 

Saraybosna'nın kalbi olan Başçarşı'ya varıyoruz. 16. yüzyılda kurulan bu çarşı Osmanlı'dan izler taşıyor, dört tarafı camilerle kaplı. Savaş sırasında Sırp ordusunun başlıca hedeflerlerinden biri olmuş. Çarşının içine doğru bir miktar ilerlediğimizde ise karşınıza daha modern bir şehir ve kiliseler çıkıyor. Günü eski bir dost Adnan'la geçiriyoruz. Günün en keyifli anı yediğimiz yemek, cevapcici olarak adlandırılan köfte-kebap karışımı yemeği afiyetle midemize indiriyoruz. Dönüş uçağımız da Saraybosna'dan oldugu için Saraybosna'yı gezmeyi en sonra bırakıyoruz. Akşamı Saraybosna meydanlarında insanları izleyerek geçiriyor ve gece bir otobüsle Split'e doğru yola çıkıyoruz.

 

Hırvatistan

 

Önümüzde yaklaşık sekiz saatlik bir yolculuk var, uyumaya çalışıyoruz. Üniversite yıllarındaki ev yolculukları bizi otobüslerde uyumaya çok önceleri alıştırdı. İlerleyen saatlerde otobüsün ışığının yanmasıyla gözlerimizi açıyoruz, pasaportlarımız isteniyor. Hırvat sınırındayız. Daha önce gezdiğimiz ülkelerin pek çoğunda lacivert kapaklı pasaportumuz dikkatlerin bizim üzerimize çekilmesine sebep olmuştu. Yanlarındaki diğer polis arkadaşlarıyla şakalaşan, gülüşen ama sıra bize geldiğinde sert bir görünüme bürünen polislerin bizi trenlerde, otobüslerde, vize kontrol noktalarında "Hey Turco" ya da "Turcia" diye çağırıp sorular sormalarına alışığız. Aynı seremoniyi yine yaşıyoruz, pasaportlarımız görevli polislerle birlikte aşağıya gidiyor, otobüsteki uykulu gözler bize dönmüş durumda. İçimizden geçen "Ne var arkadaşım!" sözleri hırvatça anlam bulamadığından zihnimizde yankılanıyor sadece. Biraz sonra pasaportlarımız geri geliyor, yola devam ediyoruz.

 

 

balkanlar_harita

 

Sabah beş sularında Split'e varıyoruz. Kalacak bir yer bulmamız lazım, en azından bir kaç saat uyumak istiyoruz. Güneş doğarken Split daha yeni uyumaya başlamış, sokaklarda bizim gibi şehre yeni gelen insanlar dışında pek fazla kimse yok. Daha önce internetten tavsiye olarak aldığımız hosteli bulmak üzere yola koyuluyoruz, çok fazla geçmeden hostelin kapısından giriyoruz, keyifli bir uykuya çok az kaldı.

 

Ancak hostelde etrafta kimseyi göremiyoruz. Hostelin içine girip çıkıyoruz ancak hiç ses yok. Sonunda biri bizim farkımıza varıyor ancak aldığımız cevap uyku hayallerimizi tuzla buz ediyor, hostelde şu an için yer yok. Bir kaç saat sonra gelmemizi istiyorlar. Başka hostel araştırıyoruz ancak pek şanslı değiliz. Kendimizi sırtımızda çantalarla yorgun bir şekilde Adriyatik'e bakarken buluyoruz, banklarda uyuma girişimimiz başarısızlıkla sonuçlanıyor. Arka arkaya bir kaç kere ziyaret ettikten sonra nihayet ilk gittiğimiz hostelde yer buluyoruz, tek istediğimiz biraz uyku....

 

Split

 

Split şehri Adriyatik Denizi'nin kıyısına kurulmuş, turistik özellikteki Hırvat adalarına yakınlığı sebebiyle çok sayıda yolcu gemisi ağırlayan bir liman şehri. Şehrin merkezinde UNESCO Dünya Mirasları Listesi'ndeki Diocletian Sarayı'nın tarihi kalıntıları ve bu kalıntılar arasındaki dar sokaklar dikkat çekici.

 

Yaz boyu çektiğimiz deniz özlemi bizi sahillere atıyor, Split'te bir iki ufak plaj dışında denize girilebilen yer yok. Adalara gitme planımız sonraki güne kaldığı için bu plajlardan birinde sabah hostelde tanıştığımız Carolina'ya katılmaya karar veriyoruz. Akşamüstü Split sokaklarında dolaşıyoruz, etrafta bolca turist var, yazın son geceleri artık.

 

Hırvat Adaları : Brac & Hvar


hrvatska 102

Hırvatistan tam anlamıyla bir turizm cenneti, Adriyatik Denizi boyunca uzanan kıyısı ve adaları her yaz yüz binlerce turisti ağırlıyor. Biz de sonraki sabah erken saatlerde kalkan bir feribotla bu adaların en bilinenlerinden birine, Brac'a gidiyoruz. Brac'ın Supetar limanı küçük bir sahil kasabası aynı zamanda. Supetar'dan adanın çeşitli yerlerindeki sahillere ve tatil kasabalarına otobüsler kalkıyor. Biz de sınırlı vaktimizi en etkili şekilde kullanmak üzere Bol'a, yani adanın diğer tarafına, Brac'ın en meşhur plajını görmeye gidiyoruz.

Bizi yemyeşil bir orman ve cam gibi bir deniz karşılıyor. Günü denizde geçiriyoruz. Bu akşam için amacımız Hvar adasının merkezine ulaşmak ve geceyi orda geçirmek, bu yüzden önce deniz otobüsü ile Hvar adasının Jelsa limanına, ordan da bir otobüsle Stari Grad'a gidiyoruz.

 

Hava yavaş yavaş kararıyor, bu yüzden acele ediyoruz ancak tatsız bir sürpriz bizi bekliyor, adanın merkezine giden son otobüs biraz önce kalkmış !!! Bu, geceyi genelde ortayaş üstü turistlerin ve ailelerin kaldığı, adanın en huzurlu kısmında geçirmek zorunda olduğumuz anlamına geliyor. Söylene söylene kalacak bir yer arıyoruz. Adada yaşayan hırvat aileler kaldıkları evleri pansiyon olarak turistlere kiralıyorlar, bu yüzden hemen hemen her evin duvarında Hırvatça "oda" anlamına gelen "sobe" yazısını görmek mümkün. Biz de yaşlı bir teyzenin kaldığı bir evin üst katını o gece için kiralıyoruz ve eşyalarımızı bırakıp dışarı çıkıyoruz.

 

Stari Grad son derece sessiz, görünüşe göre çok sakin bir gece bizi bekliyor. Kendimizi çocukların eğlenmesi için kurulan trambolinlerde zıplarken buluyoruz. Trambolinden kahkalarla inip sahilde sakin bir yürüyüşe çıkıyoruz. Yürüyüş sırasında daha sonra Avusturya'dan geldiklerini öğrendiğimiz Aylin ve Stefanie ile tanışıyoruz. Daha sonra bu sohbete bir grup Hırvat lise öğrencisi de katılıyor. Sakin geçmesini beklediğimiz gece Türkiye'yle ilgili sorular, hikayeler, kahkahalar ve Bob Marley şarkılarıyla sonlanıyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz bile, herşey üç saniyede olmuş bitmiş gibi.

 

Ertesi sabah adanın merkezine gidiyoruz, etrafta pek çok lüks yat ve gemi var. Yaş ortalaması da hayli düşmüş durumda. Günü denizde geçirip akşamüstü Split'e dönmek üzere yola çıkıyoruz. Yolda bize Alba ve Anais eşlik ediyor. Geceyi Split sahilinde keyifli bir yürüyüşle tamamlıyoruz.

 

Dubrovnik

 

Sabahın erken saatlerinde Dubrovnik'e doğru yola çıkıyoruz. Hostelde tanıştığımız ve yaklaşık iki aydır Avrupa'yı gezen Julia da bizimle. Yaklaşık dört buçuk saatlik otobüs yolculuğundan sonra Dubrovnik'e varıyoruz. Julia'nın daha önce iletişime geçtiği hostelimize yerleştikten sonra şehri keşfe çıkıyoruz. Split'de hostelde tanıştığımız Pauline ve Marie de bize katılıyor bu keşfe. İki Fransız, bir Alman ve iki Türk olarak bir Hırvat şehrinde dolaşıyoruz.

 

Dubrovnik tarih ve doğanın içiçe geçtiği büyüleyici bir kent. Şehir merkezindeki kale ve bu kalenin içinde taş sokaklardan etkilenmemek elde değil. Ama malesef fazla vaktimiz yok, dönme vaktimiz yaklaşıyor ve Bosna Hersek'de yakın tarihi görmenin vakti geldi.

 

Acının ülkesi Bosna-Hersek


Ertesi sabah Mostar'a geliyoruz. 1992-1995 yılları arasında Avrupa'da 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan en büyük katliama sahne olan Bosna Savaşı'nın nedenlerini ve sonuçlarını anlamak için Mostar'ı gezmek yeterli.

 

Bosna-Hersek'le ilgili biraz bilgi vermek gerekirse; Bosna-Hersek komşuları Hırvatistan ve Sırbistan gibi Yugoslavya'nın dağılmasının ardından 1992 yılında bağımsızlığını ilan etmiş. Ülkedeki etnik dağılım yaklaşık rakamlarla % 50 Boşnak, % 40 Sırp ve % 10 Hırvat şeklinde. Dağılım dinlere göre yapıldığında yaklaşık olarak benzer rakamlar ortaya çıkıyor. Doğal olarak yönetim anlamında her üç etnik köken de söz sahibi. Her üç etnik kökenden üyelerin olduğu bir konfederasyon yönetiyor ülkeyi.

hrvatska 156

 

Mostar, Bosna-Hersek'in adeta küçük bir kopyası. Şehrin merkezi, Osmanlının izlerini belirgin biçimde taşıyor. Camiler ve kiliseler birarada. Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar şehirde bir arada yaşıyor. Küçük bir kıvılcımın ateşlediği savaşın en sert çatışmalarından bazıları burada yaşanmış. Savaş sırasında Hırvatların topçu ateşiyle yıkılan şehrin gözbebeği Mostar Köprüsü sonraları onarılmışsa da binaların pek çoğu halen yıkık durumda ve savaşın izleri çok net olarak görülebiliyor.  Mostar savaş sonrasında mümkün olduğunca onarılmış ancak halen eksikleri var. Bizi en çok yaralayan ise benzerini şehirde pek çok yerde gördüğümüz ve ölüm tarihi aynı yılı gösteren mezar taşları oluyor. Bu topraklarda birarada yaşamanın zorluğunu ve zorunluluğunu anlamak için No Man's Land filmini izlemenin yeterli olacağını da dip not olarak belirtelim.

 

Aynı öğleden sonra tekrar gezimize başladığımız şehre, Saraybosna'ya geri dönüyoruz. Bu sefer bize, yine eski bir dost, Kemal eşlik ediyor. Kemal'in arkadaşlarının da bize katılmasıyla bir anda kendimizi Türkçe, Boşnakça, İngilizce ve Makedoncanın bir arada konuşulduğu bir masada buluyoruz. Bol tercümeli ve kahkahalı sohbetin ardından Kemal'in liderliğinde eğlenmeye gidiyoruz. Duvarlarında mermi izleri olan bir binanın ikinci katındayız ve binanın biraz ilerisinde yüzlerce kişinin yattığı büyük mezarlık var. İçerdeyse pek çok kişi müzik eşliğinde dans ediyor. Önceleri bu duygu garip geliyor bize; savaş, ölüm ve hüzün kelimelerinin yanına "eğlenme"yi koyamıyoruz ama bunun normal olduğunu çünkü yaşamın devam ettiğini sonraları farkediyoruz.

 

Bosna'daki son günümüzde Kemal bizi Vrelo Bosna'ya götürüyor. Yemyeşil ormanların arasında Saraybosna'nın içinden geçen Miljacka Irmağı'nın doğduğu yere.

 

Bir pazar öğleden sonrasında, çocukluğumuzda televizyon duyduğumuz sözcükler on beş yıl sonra anlamlanmış şekilde veda ediyoruz Saraybosna'ya. Savaş sırasında insani yardım, ekmek, giyecek, yakacak ve benzeri hiçbir şeyin dört yüz seksen beş gün boyunca girmediği, bu süre zarfında insanların mecburen güvercin dahil bulabildiği herşeyi yediği, aynı şekilde şehir merkezindeki tüm ağaçları ısınmak için mecburen kestiği, üç yüz seksen Sırp tankının günlerce binaları bombaladığı, sokakların, insanlarının buram buram Türkiye koktuğu, kendi güzel, insanları güzel şehir, Saraybosna'ya...