Orta Avrupa

 

İş dünyasının en acımasız taraflarından biri yılda sadece iki hafta tatil iznidir. Kendimize tanınan bu iki haftanın bir haftasını bu defa Orta Avrupa'da kullanmak için hazırlık yapıyoruz. İlk defa bu kadar kalabalık bir kadro ile gezi yapacağız, Kurtuluş ve Halit'in de bize katılmasıyla rotayı kararlaştırıyoruz. Başlangıç noktamız Çek Cumhuriyeti daha sonra Avusturya, bitiş noktası da Hırvatistan olacak. En azından öyle planlıyoruz.

 

Altın Şehir Prag

 

Çek Cumhuriyeti'ndeki ilk noktamız Franz Kafka'nın doğup büyüdüğü, masallara konu olan altın şehir Prag. Şehir köprüleriyle, gotik yapılarıyla ve arnavut kaldırımlarıyla bizi kendine hayran bırakıyor. Yalnız biz değil, Hitler de hayran kalmış bu şehre vakti zamanında. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler Varşova'yı yerle bir etmesine rağmen Prag'ın güzelliğine kıyamamış ve şehri bombalamamıştır. Şehrin bu güzelliği onun UNESCO nun dünya miras listesine girmesine sebep olmuş. 

 

DSC_0432Meydana doğru ilerliyoruz. Ancak şehir meydanına geldiğimizde bu güzelliğin faturası olan turistler şehrin nostaljisine biraz gölge düşürüyor. Zira şehir meydanındaki saat kulesinin etrafında adım atacak yer yok. Bu kalabalığın sebebi buradaki saat kulesinin bilindik saat kulelerinden çok farklı olması. Güneş'in, Dünya'nın ve Ay'ın konumlarını da gösteren bu astrolojik saat kulesi 15. yüzyılda Charles Üniversitesinde profesor olan Mikuláš of Kadaň and Jan Šindel tarafından inşa edilmiş. Bu saatin Jan Ruze (Hanuš) tarafından inşa edildiği bilgisi de mevcut. Saat üzerindeki dört heykel insanlara kibir, açgözlülük, ölüm ve eğlenceye düşkünlük ile ilgili mesaj veriyor. Eğlenceye düşkünlüğü temsil eden sonuncu heykel ise Türk olarak adlandırılıyor. Her saat başı kulenin tepesindeki pencerelerden 12 Havari heykeli kendini gösteriyor. Bir rivayete göre yapıldığı yüzyılda bu saat o kadar ilgi görmüş ki (hala görmekte) bu saatten başka bir tane daha yapılmaması için saati inşa eden Hanuš'un gözleri Prag konseyi tarafından kör edilmiş.

 

DSC_0383Şehrin ilgi gören diğer bir yapısı da Vitava nehri üzerindeki Charles Köprüsü. 14. yüzyıldan bu yana ayakta kalan bu köprü üzerinde sağlı sollu otuz azize ait heykeller bulunuyor. Köprü girişinde ve çıkışında olmak üzere iki adet kule var. Köprüden yürüyerek karşıya geçip Prag manzarasını izlemek üzere Letna tepesine çıkıyoruz. Çoğu zaman bulutlu ve yağmurlu olan bu kasvetli şehrin manzarasına doyamıyoruz. Gün batarken Vitava nehrinde kanal turuna çıkıyoruz. Güneşin zayıflayan ışıkları Prag'a güzellik katarken masalsı kentte akşam oluyor. Akşam saatlerinde üye olduğumuz couchsurfing komünitesinin toplantısına katılıyoruz ve vaktimizi dünyanın dört bir yanından gelen couchsurferlar ile sohbet ederek geçiriyoruz.

 

Prag'da geçirdiğimiz iki günden sonra turistik olmayan bir şehri görmek için trenle Brno'ya hareket ediyoruz. Brno, Çek Cumhuriyeti'nin ikinci büyük şehri.  Şehre geldikten sonra tren istasyonunun karşısındaki araç trafiğine kapalı yol bizi küçük şehir meydanına çıkarıyor. Meydanda couchsurfing üyesi Tereza'yı beklerken bir yandan da insanları gözlemliyoruz. Tereza bize şehri gezdirdikten sonra ilginç bir restorana götürüyor. Restoran bir binanın bodrum katında mahzen şeklinde dizayn edilmiş. Gelenlerin kendilerini adeta orta çağda hissetmesi için herşey düşünülmüş. Yemekler, içecekler, masalar, hatta garsonlar bile orta çağ dönemindeki gibi. Bize tavsiye edilen ve ahşap bardak içinde sunulan ballı biranın tadı hoşumuza gidiyor. Burada geçirdiğimiz bir günden sonra ertesi gün gece treniyle daha güneye, Avusturya'ya doğru yol almak için istasyona gidiyoruz.

 

orta_avrupa_harita

 

DSC00292Tren gece yarısında gelecek ve biz oldukça yorgunuz. Kendimizi sırt çantalarının üzerine bırakıveriyoruz. Tren geldiğinde zorlukla kendimizi ve sırt çantalarımızı içeri atıyoruz. Trende çoğunlukla interrail yapan dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş genç insanlar var. Bu yolculuk dördümüzün de hayatında tanık olduğu en zorlu ve eğlenceli yolculuklarından birine sahne oluyor. Koridorlarda bile oturmak için yer bulamıyoruz kendimize ve yaklaşık olarak üç saat yolculuk yapmamız gerekecek. Bir süre ayakta yolculuk ettikten sonra koridorda bir yer buluyoruz ve Viyana'ya kadar koridorda sırt çantamızın üzerinde oturarak gidiyoruz.

 

Sabahın ilk ışıklarıyla Viyana'ya varıyoruz. İstasyondaki Almanca anonslarla kendimize geliyoruz, dışarı çıkıp önce etrafa sonra birbirimize bakıyoruz. Daha Viyana'ya geleli iki dakika olmasına rağmen burada kalmak yerine Slovenya'ya gitmeye karar veriyoruz. Tekrar geldiğimiz istasyona girip Slovenya'nın başkenti Ljubljana'ya ilk trene bilet alıyoruz. Yaklaşık yarım saat içinde Viyana'dan uzaklaşıyoruz.

 

Savaş ve Barış 

 

DSC_0557_picnikBu tren yolculuğunda kendimize ait koltuklarımız var. Gece boyu uyumamış olduğumuz için Ljubljana'ya kadar uyuyoruz. Ljubljana'ya yaklaşırken gözümüzü açtığımızda mükemmel bir doğa bizi karşılıyor. Slovenya, Yugoslavya'nın dağılmasıyla 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmiş bir ülke. Şu anda Avrupa Birliği'ne üye. Bizi couchsurfing üyesi Pia ağırlıyor. Pia bize Slovenya'yı anlattıkça Slovenya hakkında çok az şey bildiğimizi farkediyoruz. Hakkında bildiğimiz iyi bir basketbol takımına sahip olmalarından öteye gitmiyor. Merkezde bir gezinti yaptıktan sonra şehri tepeden görmek için Ljubljana kalesine çıkıyoruz. Ljubljana'nın sakin yaşamını gün batana dek izliyoruz. Akşam Pia bizi Ljubljana'nın hatta Avrupa'nın en ilginç mekanlarından birine, Metelkova'ya götürüyor. Metelkova Ljubljana'da özerk bir alan. Yugoslavya döneminde askeri birliklerin barındığı bir bölge iken Slovenya bağımsızlığını kazanınca bu alan sosyal bir merkeze dönüştürülmüş. Metelkova sanat galerisi, bar, sanat stüdyosu gibi yapıları barındırıyor ve kültürel organizasyonlara ev sahipliği yapıyor. Slovenya'nın ne kadar barışcıl bir ülke olduğunu Metelkova örneğinden anlıyoruz. Önceden buranın zırhlı araçlarla ve silahlı askerler ile dolu olduğu düşüncesi garip geliyor insana.

 

Slovenya'nın yüzde yetmişi orman. Hal böyle olunca Ljubljana'nın dört yanı ormanlarla çevrilmiş. Ertesi gün kendimizi Tivoli parkına atıyoruz. Şehrin dinginliği ve doğası insana huzur veriyor. Günümüzü burada kitap okuyarak, top ve frizbi oynayarak, "slackline" olarak bilinen ip üstünde yürüyerek ve kapoera yapan bir grup insanı izleyerek geçiriyoruz.

 

Denizi özleyenler için

  

Kalbimizi Ljubljana'da bırakıp son durağımız Hırvatistan'ın Rijeka şehrine doğru yeni bir tren yolculuğuna çıkıyoruz. Yolculuk sırasında Adriyatik'in mavi sularının hayalini kuruyoruz, çünkü artık denizi özledik.

 

Denizi özleyenler için


Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
"Bakar bakar ağlarım."

 ...

Orhan Veli

 

Hırvatistan bir adalar cenneti. Adriyatik'e yayılmış irili ufaklı adalar ülkenin turizm incileri. Bir önceki Hırvatistan gezimizde Brac ve Hvar adalarını görme şansımız olmuştu. Bu defa Pag adasının serin sularına atmak istiyoruz kendimizi. Pag adasına Rijeka garajından kalkan otobüsler ile gitmek mümkün. Adriyatik Denizi manzarası ve zeytin ağaçlarının eşliğinde adanın Novalja adlı kasabasına gidiyoruz. Kasabanın Zrce adında daha çok gençlerin tercih ettiği ve gece hayatıyla ün yapmış mavi bayraklı bir plajı var. Bu plajda gündüz erken saatlerde başlayan eğlence ertesi gün sabahın ilk ışıklarına kadar sürüyor. Hırvatistan adalarındaki genel bir özellik ada sakinlerinin evlerinin bir kısmını pansiyon şeklinde işletmeleri. Hırvatistan hükümeti bu uygulamaya destek veriyor bu sayede adalardaki yatak sayısı artıyor. Biz de bu pansiyonlardan birinde gecemizi geçiriyoruz. Buradan dönüş noktamız olan Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'e yol alıyoruz. Zagreb'den ait olduğumuz yere dönüyoruz ve İstanbul'la hasret gideriyoruz.