Baltıklar

 

Yine bir iş seyahati, rotada bu sefer Estonya'nın Tartu şehri var. Tartu, başkent Tallinn'den sonra Estonya'nın ikinci büyük şehri. Rusya sınırı yakınlarında bulunuyor. Dört günlük bir iş seyahatini on güne çıkararak baltık şehirlerini gezmek için iyi bir fırsat. Hızlıca bir planla önce Letonya'nın başkenti Riga'ya, oradan Tartu'ya, daha sonra Tallinn'e ve son olarak da Finlandiya'nın başkenti Helsinki'ye gitmeye karar veriyorum.

 

Bir cuma öğleden sonrasında Riga'ya iniyorum. Gelmeden önce Couchsurfing aracılığıyla Aija ile iletişime geçtim, kendisi beni haftasonu süresince ağırlayacak.

DSC00322

 

Riga


Riga havalimanı küçük ama Baltıklardaki en merkezi havalimanı. Beni havalimanından şehir merkezine getiren otobüsten Daugava Nehri'nin kenarında iniyorum. Anlaşılan yaz burda ben gelmeden önce sona ermiş, İstanbul'u günlük güneşlik bıraktım ancak burada hava nispeten serin. Aija ile akşam saatlerinde buluşacağım için onlar gelene kadar şehir merkezinde kendim dolaşmaya karar veriyorum. Şehir  yeşillikler içinde, ulaşım otobüs, troleybüs ve tramvaylarla sağlanıyor.

 

Şehir merkezinde bir çok eski katedral ve küçük kafeler bulmak mümkün. Mimari olarak büyük oranda korunmuş Riga, Sovyetler Birliği zamanından kalma binalar kendini belli ediyor. Üzerinde Letonca'da "Vatan ve Özgürlük için" yazısı bulunan ve bağımsızlık ilanını temsil eden Özgürlük Anıtı şehrin en önemli sembolü.

 

Akşam saatlerinde Aija'yla da Özgürlük Anıtı önünde buluşuyoruz, şehir merkezindeki açık havada bulunan kafelerden birinde bir şeyler atıştırıp sonrasında sokaklarda dolaşıyoruz. Benim en çok dikkatimi çekense aksanlarından İngiliz oldukları rahatça anlaşılabilen kalabalık erkek grupları. Aija'ya sorduğumda Riga'nın son dönemlerde özellikle İngiltere'den gelen erkek turistlerin ilgi odağı olduğunu, İngilizlerin özellikle "Bekarlığa Veda" partileri için burayı tercih ettiklerini öğreniyorum. Ancak asıl problemin bu turistlerin çoğunlukla alkol duvarını aşarak etrafa rahatsızlık vermeleri ve karşılarına çıkan her kızı rahatlıkla elde edebileceklerini düşünmeleri olduğunu söylüyor. Nitekim bunu bir süre sonra etrafa bağırıp çağıran bir grup turist görerek tescilliyoruz.

 

Sabah Aija'nın hazırladığı güzel kahvaltıya uyanıyorum. Balkondan dışarıya baktığımda, bulunduğum yerin, eski ve aynı tip apartmanların olduğu bir mahallenin ortasında olduğunu anlıyorum. Gerek evin iç mimarisi gerekse semtin yapısı dağılan Sovyetler Birliği'nden izler taşıyor. Kahvaltıdan sonra Aija ve arkadaşı Martin'le Sigulda'ya gitmeye karar veriyoruz. Sigulda, Riga yakınlarında turistik bir kasaba. Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuğun ardından aracımızı uygun bir yerde bırakıp bakımlı bahçesiyle dikkat çeken ve artık konserlere ve düğünlere ev sahipliği yapan Sigulda Kalesi'ne geliyoruz.  Uzun bir yürüyüşten sonra Gauja Milli Parkı'nın içinden geçerek Turaida Kalesi'ne varıyoruz. Sık ağaçların arasındaki bu kale muhteşem bir doğanın tam ortasında, kendimi Orta Çağ Avrupa'sında gibi hissediyorum.

 

Akşam keyifli bir yemeğin ardından şehir merkezinde bir konsere gidiyoruz. Sahnede panda maskeleri takmış bir grup var. Yaptıkları müzik pek çekici gelmiyor ancak dinleyiciler gayet keyif alıyora benziyor. Letonlarla müzik keyfimiz pek benzer değil anlaşılan. Gündüz yaptığımız uzun yürüyüşün etkisi kendini akşam gösteriyor. Geceyarısı olmadan uykuya dalıyorum.

 

Riga'daki son günümüzde Jurmala'dayız, Riga'nın Baltık Denizi kıyısındaki uzun kumsalına ev sahipliği yapan şehirde. Hemen arkamızda ağaçlar yükseliyor. Kumsalda yaptığımız çıplak ayaklı yürüyüş hafif yağmur eşliğinde gayet keyifli devam etse de yağmurun şiddetlenmesiyle eve sırılsıklam dönüyoruz.

 

 

baltiklar_harita

 

Aynı gece Aija'ya veda ederek uçakla Tartu'ya geçiyorum. Tartu küçük bir öğrenci kenti. Çok fazla görülecek şey olmasa da keyifli bir sosyal yaşamı var. Şehrin ortasından geçen Emajögi nehrinin üzerindeki kemerli köprü şehrin sembolü, kemerin üzerinden yürüyerek geçmek de en bilinen aktivite. Neris nehri üzerindeki gezimizde bu ve diğer nehirlerin kış ayında donduğunu ve donan nehirlerin karayolu olarak düzenlenerek kullanıldığını öğreniyorum. Doğal şartlara uyum sağlamak kaçınılmaz.

 

Baltık Denizi'nin iki yakası; Tallinn ve Helsinki


DSC00375

Tartu'daki toplantılarımı bitirip otobüsle Estonya'nın başkenti Tallinn'e geçiyorum. Baltık Denizi'nin hemen kıyısındaki bu şehir diğer baltık şehirleri gibi doğası ve tarihi ile göz alıcı. Tallinn'deki tek günümü yine şehir merkezindeki sokaklarda geçiriyorum. Geniş meydanlar, eski kiliseler ve surlar süslüyor Tallinn'i. Akşam ise yine Couchsurfing aracığıyla tanıştığım ve çoğunluğu gönüllü olarak Tallinn'de çalışan insanlarla beraberiz. Farklı ülkelerden, farklı fikirlere ve geçmişlere sahip farklı insanlarla aynı kahkaları paylaşıyoruz.

 

Türkiye'ye dönmeden önce son durağım Helsinki. Sabah çok erken saatlerde Tallinn'den ayrılarak dokuz katlı bir yolcu gemisiyle Baltık Denizi'nin diğer tarafına varıyorum. Helsinki'de çok fazla vaktim yok, kısa bir yürüyüşün ardından İstanbul'a dönmek üzere havalimanına gidiyorum.

 

Vilnius

 

İlerleyen günlerde yolum kısa bir süre için tekrar Baltıklara düşüyor. Bu sefer rotamda Litvanya'nın başkenti Vilnius var. Riga'dan 4,5 saatik bir otobüs yolculuğu ile vardığım Vilnius'da geniş parklar, büyük katedraller ve renkli caddeler buluyorum. Gediminas Kulesi ve bir ucunda Neris nehri diğer ucunda Vilnius Katedrali bulunan Gedimino caddesi de şehrin diğer göz alıcı noktaları. Ancak benim en çok ilgimi çeken Soykırım Müzesi. Sovyetler Birliği yıllarında KGB'ye ait olan müze bu özelliğiyle KGB müzesi olarak da biliniyor. Müzenin alt katında sorgu odaları ve işkence hücreleri bulunmakta. Açıkcası daha önce Auschwitz'i gezen ve 2. Dünya Savaşı yıllarındaki Yahudi soykırımını defalarca duyan biri olarak Rusların Litvanlara uygulamış olduğu çok benzer soykırım ve sürgünü ilk kez burada öğreniyorum. En şaşırtıcı olan ise Hitler'in büyüme ve soykırım stratejilerini Rusları örnek alarak uyguladığını öğrenmek oluyor.

 

Diğer tüm Baltık şehirlerinde olduğu gibi burada da köprü parmaklıklarında kilitler görüyorum. Üstlerinde yeni evlenen çiftlerin isimleri ve evlilik tarihleri bulunan bu kilitler, düğün töreni sonrası parmaklıklara takılıyor ve anahtarları nehre fırlatılıyor. Uzun ve mutlu bir evlilik için uygulanan bir nevi ritüel.

 

DSC00449

Dikkatimi çeken bir diğer şey, Estonya ve Letonya'da olduğu gibi burada da şehrin büyük çoğunluğu yerel dilin yanında İngilizce ve Rusça'yı da konuşabiliyor olması. Kitapçılarda Orhanas Pamukas adlı bir yazarın kitabını görmek Litvanca ile ilgili bir fikir verebilir. Kulağım bir süre sonra -us, -as takılarına aşina oluyor zaten.

Vilnius gece hayatının da çok renkli olduğunu söylemek lazım. Özellikle Tamsta Club, canlı müzik sahnesiyle pek çok kişiyi kendine çekiyor. İşin ilginç ve kendi adıma sevindirici olan kısmı; Vilnius, kader arkadaşları Riga ve Tallinn kadar turist çekmiyor. Dolayısıyla, tamamıyla yerel hayata karışmak son derece kolay ve eğlenceli.

 

Keyifli günlerin ardından Vilnius, Baltıklardaki şimdilik son durağım, havalar soğumaya başladı, güneşe alışık biz İstanbul insanları için havaların bu kadar erken soğuması alışılmışın dışında. Kış aylarında hava - 20 dereceye kadar düşüyor burada. İstanbul ve güneş beni bekliyor, tilki, kürkçü dükkanı.

 

1980'lerin sonunda Sovyetler Birliği'nde yaşanan iç karmaşa sonucunda 1990'ların başında beraber bağımsızlık mücadelesi veren ve arka arkaya özgürlüklerini ilan eden Estonya, Letonya ve Litvanya yaklaşık on beş sene sonra Avrupa Birliği'ndeki yerlerini alarak Sovyet kültüründen Avrupa'ya doğru yolcukluklarında önemli birer adım attılar. Bu zorlu yolculuk sırasında en önemli değerleri olan mütevazi kültürlerini koruduklarını görmek Baltık seyahatimden geriye kalan hem en şaşırtıcı hem de en hayranlık uyandırıcı şey.
Özcanas