Kuzey Avrupa

 

2008 yılının Ekim ayının son günleri, yine bir iş seyahati için bu kez İsveç'in başkenti Stockholm'deki Arlanda havalimanına az önce indim. Şehre gitmenin en kolay yolunun trenleri kullanmak olduğunu daha önce öğrenmiştim. Hızlıca havalimanının altındaki tren istasyonuna iniyorum. Kalkmak üzere olan trene yetişip yirmi dakika sonra Stockholm şehir merkezine varıyorum.

 

Yaklaşık iki hafta kalacağım Stockholm'de, sonrasında Berlin'de üniversite yıllarından eski dostum Hakan'la buluşup orada bir kaç gün geçirdikten sonra İstanbul'a döneceğim.

 

Stockholm bir çok adanın üzerine kurulmuş bir kent, bu adalar birbirlerine köprülerle bağlı. Şehir son derece temiz. Caddelerde fazla insan görünmüyor, soğuktan olsa gerek. İnsan profili ise enteresan, ya sarışın ve uzun boylu, ki bunlar genelde İsveç vatandaşı, ya da esmer ve nispeten kısa boylu. İkinci grup daha çok göçmen profilini işaret ediyor.

 

Stockholm'le ilgili en çarpıcı şey modern ulaşım sistemi, şehrin her yanına uzanan metro ağı sayesinde insanlar rahatlıkla seyahat edebiliyorlar. Öyle ki ben de kaldığım otelin hemen önünde bulunan metro istasyonundan yer altına inip şehir dışında bulunan şirket ofisine 20 dakika içinde gidebiliyorum. Üstelik bu 20 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorum bile, çünkü etraftaki kızların güzelliği beni yolculuk süresince meşgul ediyor zaten.

 

Soğuk Stockholm akşamları

 

Kasım ayının başında Stockholm'de hava son derece soğumuş durumda, saat beşe doğru hava kararıyor. O yüzden haftaiçi günlerde etrafı gezmem pek mümkün olmuyor. Neyse ki Tuba beni mümkün olduğunca yalnız bırakmıyor ve Stockholm'ü gezdiriyor. Tuba ile bir süre önce bir arkadaşım aracılığıyla İstanbul'da tanışmıştık. O henüz 6 aylıkken, ailesi İsveç'e yerleşmiş. O zamandan beri burada yaşıyor, her ne kadar kendisi beğenmese de Türkçesi gayet düzgün. Vaktimizi genelde Stockholm'ün eski kısmı Gamla Stan'ın dar sokakları ve görkemli yapıları arasında geçiriyoruz. Tabi sokaklarda yürümemiz çok uzun sürmüyor, genelde kendimizi ısınabileceğimiz ve sıcak bir şeyler içebileceğimiz bir yere atıyoruz.

DSCN5115

 

Stockholm'de tek haftasonum var, şehrin sokaklarını, caddelerini gün ışığında görmek için iyi bir fırsat. Bunun dışında Vasa Müzesi'ni gezme sansı da yakalıyorum. 17. yüzyılda inşa edilen ve ilk seferinde liman yakınlarında batan devasa Vasa gemisi, yıllar sonra sudan çıkarılıp burda sergilenmeye başlamış. Müze bir kaç katlı ve her katında geminin bir katı gezilebiliyor. Katlarda ayrıca geminin inşa edildiği yıllara yönelik bilgiler de mevcut.

 

Dışarıda hava yılın büyük vakti soğuk ve karanlık olduğundan, Stockholm'de genelde yaşam kapalı yerlerde geçiyor. Bu yüzden Stockholm gece hayatı konusunda dünyanın sayılı noktalarından biri. Geceleri eğlence özellikle Stureplan etrafında sabahın ilk ışıklarına dek gösterişli biçimde sürüyor. Sokaklarda gece geç saatlerde gruplar halinde gezen güzel kızlar görmeye alışacağımı daha önce hiç düşünmemiştim.

 

İki haftanın ardından Stockholm'den bir cuma sabahı erken saatlerde ayrılarak Berlin'e geçiyorum. Ryan Air'dan 20 euroluk biletimi Stockholm'e gelmeden önce almıştım. Uçuş Skavsta Havalimanı'dan, ucuz hava yolu şirketlerinin genelde kullandığı tüm havalimanları gibi şehre biraz uzak. Sabah saatlerinde Berlin Schonefeld Havalimanı'na iniyorum.

 

JavaScript must be enabled in order for you to use Google Maps.
However, it seems JavaScript is either disabled or not supported by your browser.
To view Google Maps, enable JavaScript by changing your browser options, and then try again.

 

Yakın geçmişin içinde; Berlin

 

Yine şehre uzak bir havalimanı, trenle şehir merkezine geçiyorum. Hakan ve arkadaşları altı saatlik bir yolculuk sonrası akşam saatlerinde gelecekler Berlin'e. Onlar gelene kadar ben şehirde gezmeye başlıyorum. İlk durağım Kırık Kilise oluyor. Bu kilise 2. Dünya Savaşı sırasında ciddi zarar görmüş, şu anda da tarihi bir eser statüsünde. Daha sonrasında Siegessäule, türkçesiyle Zafer Sütunu üzerinden sonbaharı izliyorum. Sonbaharın renkleri Berlin'de kışın habercisi.

 

DSCN5124Akşama doğru kalacağımız hostele gidiyorum, bana doğru adresi gösterecek bir Türke rastlamak sürpriz olmuyor. Bir süre sonra Hakan ve diğerleri de geliyor. Hostele yerleştikten sonra kendimizi dışarı atıyoruz. Keyifli ve bol kahkahalı bir gece oluyor.

 

Diğer gün Berlin'in yakın tarihine doğru bir yolculuk yapacağız. Ancak öncesinde günün sabahında uğradığımız Berlin Hauptbanhof'dan bahsetmek gerek. Modernliği ve büyüklüğüyle Almanların tren kültürüne verdiği değeri göstermesi açısından güzel bir örnek olan Berlin Merkez Tren Garı'ndan sadece Almanya'nın diğer şehirlerine değil Avrupa'nın çeşitli bölgelerine seyahat eden trenler kalkıyor. Cumhuriyet yıllarından beri tren yollarını geliştirmeyi başaramamış, halen karayollarında binlerce otobüsün, kamyonun bulunduğu ve her sene yüzlerce insanını bu karayollarında kaybedip adına trafik canavarı diyen bir toplumun çocukları olarak dersler çıkarmamız gerekiyor sanırım.

 

İlk durağımız Reichstag, Alman Parlamento Binası. Bu görkemli yapı uzun yıllardır Berlin'de yaşanan pek çok olaya tanıklık etmiş. Halen, bir yandan Alman Parlamentosu'na bir yandan da tarihi yüzüyle turistlere ev sahipliği yapıyor.

 

Berlin Duvarı

 

Reichstag'dan çıkar çıkmaz karşımıza yıllar önce yıkılan Berlin Duvarı'nın temsili izi çıkıyor. 1960'ların başında Berlin'i ikiye ayıran bu meşhur duvar 1980'lerin sonunda törenlerle yıkılmıştı. Şimdilerde varlığını ve varlık sebebini unutmak istemeyen Almanlar duvarın bazı kısımlarını orjınal haliyle korurken, pek çok yerde de duvarın izlerini sokaklara kazımışlar. Aslında diğer adıyla Utanç Duvarı'nın hikayesi biraz ilginç. İkinci Dünya Savaşı sonrası savaşı kaybeden Hitler Almanya'sı ve başkenti Berlin 4 ayrı ülke, Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve İngiltere tarafından işgal ediliyor. Kısa bir süre sonra benzer siyasi karaktere sahip A.B.D, Fransa ve İngiltere şehrin batısında tek bir yönetim birimi, Almanya Federal Cumhuriyeti'ni kurarken, Sovyetler Birliği Doğu Berlin'de Doğu Almanya Cumhuriyeti'nin kurulmasına önayak oluyor. Kısacası iki farklı siyasi görüş ve düşman ülkeler şehrin iki ayrı tarafında yer alıyorlar.

 

Şehrin batısında kapitalizm ve özgürlükçü bir anlayış hakimken doğusunda sosyalizm ve otoriter bir siyasi irade hakim. Zamanla şehrin doğusundan batısına kaçışlar olması üzerine 1961'de Sovyetler bir gecede Berlin duvarını inşa ediyor. Bununla da yetinmeyerek duvarın çeşitli noktaları üzerine askerler, gözcüler ve mayın tarlaları yerleştiriyor. Amaç Sovyetler kontrolü altında yaşayan insanların batıya kaçmasını engellemek. Kısacası duvar sadece bir şehri fiziksel olarak ayırmıyor, aynı zamanda insanları, ülkeleri ve siyasi görüşleri ayırıyor. Duvar 1989'da törenlerle yıkılırken ben televizyon başında olduğumu hatırlıyorum hayal meyal. Yıllar sonra bu duvarın tam üzerinde durmak da varmış. DSCN5132

 

Berlin Duvarı'nın izi bizi Berlin'in simgelerinden biri Brandenburg Kapısı'na götürüyor. 18. yüzyılın sonlarından beri ayakta olan bu yapı yıllar boyunca önemli törenlere, toplantılara, gösterilere, protestolara ev sahipliği yaptıktan sonra şimdilerde daha çok turistler tarafından kuşatılmış durumda. Brandenburg Kapısı'nın hemen yanında ise Yahudi Soykırım Anıtı ve Müzesi bulunuyor.

 

Anıt geniş, açık bir alana kurulmuş ve mimari olarak çok ilginç bir yapıya sahip. Dışarıdan baktığınızda hemen hemen aynı yükseklikte pek çok sütundan oluşuyor. Ancak sütunların arasına girince zemin yüksekliği farklılığı olduğunu görüyorum. Kısacası bazı sütunlar bir metre uzunluğudayken bazıları üç dört metre uzunluğunda. Anıtın bu şekilde yapılmasının net bir sebebinin olmadığı söyleniyor. Bana çağrıştırdığıysa, dışardan herkes eşit görünse de içeriden baktığınızda herkesin farklılıkları olduğu fikri.

 

Anıtın altında ise Soykırım Müzesi var, burda 2. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde yaşanan Yahudi soykırımına yönelik resimler ve sunumlar sergileniyor. İlginç olan günümüz Almanya'sının Yahudi soykırımını tamamıyla kabullenmesi ve buna yönelik pek çok çalışmaya ve esere son derece şeffaf biçimde yer vermesi.

 

Küçük İstanbul, Kreuzberg

 

Brandenburg Kapısı'ndan geçerek Alexanderplatz'e doğru ilerliyoruz, yine Berlin'in simgelerinden biri Televizyon Kulesi devasa boyutlarıyla bizi kendine çekiyor adeta. Artık akşam saatleri, gece için planımız Kreuzberg civarında olmak. Küçük İstanbul olarak da bilinen, Türk nüfusun yoğun olarak yaşadığı Kreuzberg'in şaşırtıcı bir hikayesi var. 1970'lerde Almanya'ya yaşanan Türk göçü, Berlin'de de etkisini göstermiş ve neticesinde ciddi bir yerleşim sorunu yaşanmış. Bunun sonucu olarak Alman yetkililer Türkleri şehrin dışında pek de çekici olmayan bu bölgeye yerleştirme kararı almışlar. Ancak bölgeye yerleşen Türk toplumu zamanla bölgeye canlılık kazandırmış. Zamanla gerek sosyal hayat, gerekse hareketli yaşam tüm Berlin'in ilgisini çekmiş ve sonuç olarak Kreuzberg Berlin'in en renkli yerlerinden biri haline gelmiş.

 

Biz de geceye önce bir Meksika restoranında başlıyoruz, ardından da bir Balkan partisi için Lido'ya gidiyoruz. Daha önce Hırvatistan'da tanıştığımız, sonrasında bizi İstanbul'da ziyarete gelen Julia ile giriş kuyruğunda karşılaşmak da günün enteresan olaylarından biri oluyor.

 

Berlin'deki son günümüzü Berliner Dom ve alışverişe ayırıyoruz, sonrasında vedalaşma ve havaalanına yolculuk, İstanbul yokluğuma çok fazla dayanamaz, arayı çok açmadan dönmeli.

 

Berlin yakın geçmişte yaşanan pek çok önemli olayın merkezinde yer almış ve bu olayların anılarını hala üzerinde taşıyan büyük bir şehir. Ayrıca biz Türklerin yabancı dile ihtiyaç duymadan yaşayabileceği, sokaklarda Türkçe tabela görmenin olağan olduğu bir kent. Pek çoklarına göre Almanya'nın en yaşanılası, en görülesi kenti...

Özcan