Baykal Gölü'nün Laneti
DSC_0253Ben... 2 Şilili, 2 Alman, 1 Çek ve 1 İspanyol'a Ramazan ve Türkiye'den bahsediyorum. Hepsi merakla beni dinleyip sorular soruyorlar. Yetmiyor üzerine İsrail ve Filistin'den konuşuyoruz. Hem de Rusya'nın doğusunda, Sibirya'da, Baykal Gölü üzerindeki Olkhon adasında... Yok yok, rüya olmalı, uzun zamandır böyle garip rüya görmemiştim. Bugün cumartesi de değil, alarm ne zaman çalacak acaba ? Hemen çalmasa da biraz daha uyusam. İşe gitmek istemiyorum...

81 saatlik tren yolculuğu tamamlayıp İrkutsk'a vardığımızda tren garındaki saat 22:30'u gösteriyordu. Aynı bizim vücut saatimiz gibi. Oysa yerel saat 03:30'du. Tren yolculuğu sırasında 5 saatlik zaman dilimi geçmiştik. Trende kısalan günlerin nedeni ve sonucu buydu işte. Tren garındaki saatle ilgili homurtular duyuyorum, hemen belirtelim; Rusya'daki tüm trenler Moskova saatine göre hareket ediyor. Bu yüzden tüm ülkedeki tren istasyonlarında Moskova saati yazılıyor.

Vagon arkadaşlarımıza veda edip istasyona geldiğimizde yanımıza sırt çantalarıyla 4 kişi geldi. Selamlaşmak, tanışmak ve beraber yolculuk etmeye başlamak arasındaki süre artık çok kısa. Hep beraber otobüs istasyonun yolunu tutup bizi Baykal Gölü üzerindeki Olkhon adasına götürecek olan otobüse bilet aldık. Baykal Gölü ile ilgili yaşadığımız tersliklerin ilki de tam burda başladı. Zaman farkı yüzünden yaşadığımız uykusuzluk sorununa bir de Sibirya'nın sabah soğuğu eklendiğinden sabırsızca otobüse binmeyi bekliyorduk. Ancak otobüste yaşanan problem yüzünden bizi 3 minibüs karşıladı. İngilizce bilmeyen Ruslar her zamanki gibi dertlerini Rusça anlatmak da ısrar ediyorlardı. Yeterince ısrarlı şekilde Rusça konuşurlarsa bir süre sonra Rusçayı sökeceğimizi düşünüyor olmalılar.

DSC_0280Tıkış tıkış minibüslere bindik, minibüste çalan Rus disko şarkıları yolculuktaki fon müziğimizi oluşturuyordu. Olkhon adasının merkezi Khuzhir kasabasına varana kadar yaptığımız 7 saatlik yolculuk kimi zaman asfalt kimi zamansa toprak yollarda devam etti. Adaya vardığımızda saatlerdir uyumamış, yorgunluktan dökülüyorduk, biraz günbatımını seyredip, birşeyler atıştırıp kendimizi yatağa attık.

Neyseki Baykal Gölü'nde keyifli bir haftasonu bizi bekliyordu. Dünyanın en eski ve en derin gölü olarak bilinen Baykal Gölü aynı zamanda dünyanın en büyük tatlı su kaynağı. İçinde dünyanın tek tatlısu foku olan nerpalarla beraber onlarca endemik tür yaşıyor. Endemik ne güzel bir kelimeymiş bu arada, bir yere yazayım, kullanırım yine.

Ayrıca bulunduğumuz ada şaman dini için özel bir yer. Adada gizli olsalar da hala bazı şamanların yaşadığı söyleniyor. Hatta ben de şaman ayinlerinden birine tanık oldum. Gecenin bir yarısı uyanıp terastan dışarıya baktığımda bir tepenin üstünde ışıklar içinde bir şaman gördüm. Ancak onu rahatsız etmemek için uyanmamla yatağıma geri dönmem bir oldu. Tamam, diğer gece ayini tekrar görmek istediğimde şaman sandığım şeyin bir binanın ışıkları olduğunu anlamış olabilirim ama olsun, yine de çok özel bir andı.

Cumartesi sabahı bizi kara bulutlar ve rüzgar karşıladı. Önceki gün sıcaktan bunalırken şimdi kat kat giyinmek zorunda kalmıştık. Havanın bu kadar kısa sürede bu kadar fazla sıcaklık değiştirmesi Sibirya'ya özgü bir durum olsa gerek. Havanın toparlanmasını beklerken internetten mesajlarımızı kontrol etmeye karar verdik. Gelen mesajlardan biri Moğolistan vizesi ile ilgili olarak yanlış bilgilendirildiğimizi, Moğolistan'ın Türklerden vize istediğini söylüyordu. Bilginin kaynağında Dışişleri Bakanlığı vardı. Ama Moğolistan büyükelçiliği bize Moskova'da vize istemediklerini söylemişti. Hangisi doğruydu bu durumda ? İşin kötüsü Rus vizemiz 7 Eylül itibari ile bitiyordu yani Rusya'dan çıkıp Moğolistan'a giremeyebilirdik, Rusya'ya geri de dönemeyeceğimizden sınırda sıkışıp kalma ihtimalimiz vardı. Dışişleri bizim için devreye girer mi acaba ?

Sadece bir kaç saat uyuyabildiğimiz cumartesi gecesinin ardından pazar sabahı çeşitli yerlerden bilgi almaya çalıştık; Rusya'daki Moğol konsolosluklarından, Moğolistan'daki Türk konsolosluğundan, Türkiye'deki Moğol konsolosluğundan hatta Türk Hava Yolları'ndan... Ancak Pazar günü kimse net bilgi veremiyordu. Yapacak bir şey yoktu, pazartesi sabahı İrkutsk'daki Moğol konsolosluğu'na gidip bilgi almalıydık, bu da hemen İrkutsk'a geri dönmemiz anlamına geliyordu, daha Baykal'ı doğru dürüst göremeden.

DSC_0642Bindiğimiz özel araç tam 5 saat feribot kuyruğunda bekleyince toplam 12 saatte varabildik İrkutsk'a, saatler gece 02:00'ı gösteriyordu. Sabah erken saatlerde konsolosluğunun yolunu tuttuk. Sadece bir kaç kelime konuşabilen görevli Türkiye'ye vize gerekmediğini söylüyordu. Bir yerde bir terslik söz konusu olmalı. Israrla sorunca tekrar tekrar kontroller yapıldı ve sonunda durum netleşti. Hem Moskova'daki hem de İrkutsk'daki görevliler bizim pasaportlarımızdaki ay yıldızı görüp Türkmenistan sandığı için vize yok bilgisi veriyordu. Oysa vize gerekliydi ve bizim bunu almak için sadece 1 günümüz vardı.Neyse ki vize 2 saat içinde alınabiliyodu ancak bunun için ödememiz gereken miktar bütçemizde ufak çaplı bir delik açmaya yeterliydi. İtirazlarımız sonuç vermedi, konsolosluktan pasaportumuzda vizemiz, ağzımızda hoş olmayan sözlerle ayrıldık.

Rusya vizemiz bitmek üzere olduğundan gece treni ile önce 8 saatte Ulan Ude'ye, ordan bir minibüsle 4 saatte Rusya-Moğolistan sınırına geldik. Bir diğer 2 saati sınırda dikenli teller arasındaki kapılardan geçerken, başka bir 4 saati de Ulan Bator'a giderken harcadık. Ulan Bator'a ulaştığımızda adım atmaya halimiz yoktu. Günlerdir doğru dürüst uyumamış, saatleri hatta günleri yolda geçirmiştik. Karnımızın da aç olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Neyse ki Moğol mutfağı süper bir şeymiş.

Özet olarak seyahat ederken herşeyin mükemmel olmadığını söyleyelim. Bu hem fiziksel hem de mental olarak zorlu bir süreç ama halimizden hiç şikayetçi değiliz. Mola verdiğiniz bir benzincide hiç tanımadığınız küçük bir çoçuğun gülümseyerek size el sallaması bile bütün zorluklara değer... Annecim iyiyim... ya hakkaten iyiyim bak... tamam iyi beslenirim... tamam meyve de yerim sen merak etme... tamam tamam kalın da giyineceğim...

Bu arada geçtiğimiz sene olduğu gibi bu sene de Özlem'in doğum gününde yurtdışında olduğumdan azar işittim. Bu yüzden seneye Eylül ayı için plan yapmamaya karar verdim. Yeri gelmişken doğum gününü bir daha kutlayalım, nice yıllara Özoş...
Özcan
 
Uzun İnce Bir Yoldayım, Gidiyorum Gündüz Gece, Trans-Sibirya Ekspresi

DSC_0123Kulağıma gelen Rusça seslerle irkildim. Birileri sessizce konuşmaya çalışıyordu. Arada bir kapı açılıyor ve yanımdan insanların geçtiğini hissediyordum. Havasız bir ortamdaydım ve burnuma sarımsak kokusu geliyordu. Peki yatağımı bir beşik gibi tatlı tatlı sallayan da kimdi, acaba neredeydim?  Gözümü açtım ve farkettim, oradaydım, Trans Sibirya...

 

 

1. Gün

Moskova'da geçirdiğimiz soğuk ve ıslak günlerin ardından Trans Sibirya için son gün hazırlık yaptık. Öyle ya, yaklaşık dört gün evimiz olacaktı bu tren. Bu süre boyunca ihtiyacımız olan yiyecek ve içeceklerin hepsini önceden tedarik etmemiz gerekiyordu. Çünkü tren sık mola vermeyecek, verdiği molalarda da 10-30 dakika arası istasyonda kalacaktı ve bu istasyonlardan yiyecek almamamız tavsiye edildi. Çünkü yiyeceklerin bayat ve pahalı olma ihtimali vardı. Hal böyle olunca biz de hepsini yolculuk öncesi aldık. Konserveler, bol ekmek, 8 litre su, çikolata, bisküvi ve trende daima sıcak su bulunduğunu öğrenince çay. Bunun yanında hijyeni sağlamak için sıvı sabun, ıslak mendil, peçete gibi malzemeler de gerekti. Zaten kendi çantalarımızın ağırlğı yaklaşık 17 kg, bir de üstüne bu malzemeler eklenince, trenimizin kalkacağı Kazansky istasyonuna gidişimiz bir hayli eğlenceli oldu, üstelik Moskova metrosunu kullanarak.

 

DSC_0124İstasyona ulaştığımızda bineceğimiz vagonun önündeki kalabalık insan grubunu ve insan sayısından daha fazla bavulu görünce aklıma takıldı. Hepimiz bu vagonda mı gidecektik? Nihayet 81 saat boyunca yolculuk edeceğimiz bu vagonun kapısı açıldı ve insanlar trene binmek için kapıya doğru ilerledi. Sıra bize geldi ğinde dar koridorda onlarca valizin arasından ilerleyip yerimizi bulduk. Bulduk da, burası valizle dolu! Valizler hemen yan tarafımızdaki, önce Moğol olduğunu düşündüğüm ama sonra Buryatia'lı Rus olduğunu öğrendiğim gence aitmiş. "Moment, moment" deyip sonradan valizlerini aldı ve biz de nihayet yerleştik.

Vagonda tam bir keşmekeş var. Dar koridordan sürekli koca valizlerle insanlar geçiyor, herkes yerleşmeye çalışıyor. Yan tarafımızda bulunan ve sonradan birinin İspanyol diğerinin Çek olduğunu öğrendiğimiz çiftin tırnaklarını ısırarak endişeli gözlerle etrafı izlemeleri sanırım ortamdaki durumu özetliyor. Ama Cem Yılmaz'ın tabiriyle bizim gibi Kapalıçarşı görmüş çocuklar için bu tür keşmekeşler gayet olağan. Hatta kendi valizlerimizi yerleştirdikten sonra diğer insanlara yardım etmeye bile başlamıştık.

DSC_0358Bulunduğumuz vagon plaskart olarak adlandırılan 3. sınıf vagon, yani en ucuz olanı. Bu vagonda kompartman, kapı, gizlilik bulunmuyor. Herkes aynı yerde yatıp kalkıyor, yemek yiyor, muhabbet ediyor. Böyle olduğu için sosyallik hat safhada. Vagonda bulunan insanların çoğu çekik gözlü Buryatia'lılar. Vagondaki dört yabancıdan ikisi biziz. Herkes yerleştikten sonra meraklı çekik gözlerin üzerimizde olduğunu farkettik, belli ki tanışmak istiyorlar. Karşılıklı gülümsemelerin ardından ilk tanışma cümlesi geliyor. "Where are you from?". Türk olduğumuzu öğrenince bir şaşkınlık ifadesi sezdim yüzlerinde, ya da doğal halleri böyle. Muhtemelen bu trende yolculuk eden bir Türk'e ilk defa rastlıyorlar. Sorunun cevabını alan meraklı gözler bu defa diğer meraklı gözlerin sorusuna maruz kaldılar. Herkes nereden olduğumuzu merak ediyordu. Başta aile olduğunu düşündüğümüz bu grup aslında İtalya'dan festivalden dönen bir halk oyunu ekibiymiş. Sorular devam etti.

-Yolculuk nereye?
-Irkutsk, Baykal Gölü, ya siz?
-Biz de Baykal Gölü'ne gidiyoruz, yani evimize.

Bizim için sıradışı bir yolculuk onlar içinse sıradan bir eve dönüştü Trans Sibirya.

Bu tanışma cümlelerin ardından karşılıklı ikramlarla gece boyu sohbetimiz ilerledi. Michael, Sancho ve babası, Konstantin ile bir anda arkadaş olmuştuk. Vagondaki diğer yabancı çift Pablo ve Hanna'nın da bize katılmasıyla sohbet gece yarılarına kadar sürdü ve sonra Trans Sibirya trenindeki ilk geceyi geçirmek üzere herkes yataklarına çekildi...

2. Gün

Sabah uyandığımda saat kaçtı bilmiyorum, çünkü telefonomu açmadım, açıkçası saati merak da etmiyorum. Ama erken olduğu belliydi çünkü herkes uyuyordu. Gece tren Kazan şehrinde durduğunda haberim olmadı. Yatağımı 2 koltuk ve masa haline getirip Özcanı uyandırmadan birşeyler atıştırdım. Özcan daha sonra uyanıp Micahael ile beraber kahvaltısını yaptı. Doğuya giden bir Sibirya treninde, bir Karabük'lü ve bir Buryatia'lı beraber kahvaltı yapıyordu!

DSC_0454İnsanlar kitap okuyor, müzik dinliyor, kağıt oynuyor. Kızlar tırnaklarını boyuyor, çocuklar oyuncak bebeklerinin saçlarını tarıyorlar. Buradaki ortam ev ortamından farksız. Hatta herkes pijama ve terlikle dolaşıyor. Komşularınıza misafirliğe bile gidiyorsunuz. Kimin nerede oturduğu belli değil, çünkü hemen hemen bütün vagon birbirini tanıyor. Biz de gün boyu kitap okuyup, müzik dinleyip, pencereden ilk kez geldiğimiz bu bozkırın manzarasını izleyip duygudan duyguya girdik. Tabi komşularımızı ziyaret etmeyi de unutmadık. Tren istasyonlarda durunca herkes aşağı iniyor, hava alıp küçük büfelerden ya da kendi hazırladıkları yiyecekleri satmaya çalışan kadınlardan ihtiyaçlarını gideriyor.

 

Akşam halk oyunu ekibi bize festivaldeki görüntülerini izletti. Sesi duyan bütün ekip toplandı  ve hep beraber Buryatia halk oyunlarını izledik. Ben de daha sonra onlara zeybek izlettim tabi ki...

Rusya ve Trans Sibirya, bu ikiliyi tamamlayan üçüncü şey ise kesinlikle votka. Gece olunca ortalığı bir votka kokusu alıyor. Komşularımızla gece sohbeti 2. gün de devam etti, bizi  defalarca evlerine , Ulan-Ude'ye davet ettiler. Rusya vizemiz bitmek üzere, eğer vakit bulursak kesinlikle gitmek istiyoruz.

3. gün

Çok garip bir şekilde zaman çok çabuk geçiyor. Bu yolculuğun hemen bitmesinden korkmaya başladım. Sıkılmanın aksine yolculuktan çok keyif alıyoruz. Doğuya doğru gittiğimiz için akşam çabuk oluyor. Bir anda saatleri ileri almak gerekebiliyor.  Gün boyu dinlenme şansı buluyoruz. Moskova'da ve St.Petersburg'da oldukça yorulmuştuk. Güneş ışınları direk vagona vurmaya başladı ve hava fazlasıyla ısındı. Bu yüzden insanlar istasyonlarda hemen aşağı iniyor. Novosibirsk'teki uzun süreli mola herkese iyi geldi. O değil de günler ne kadar çabuk kısalıyor.

4. gün

DSC_0195Son gece uyumamaya karar verdik. Çünkü yerel saatle yaklaşık 03.30'da Irkutsk'da inmemiz gerekecek. Son saatlerimizde Pablo ile getirdiği İspanyol kağıt oyununu oynadık. Michael, Sancho ve Konstantin bizi uğurlamak istediler ve bu yüzden uyumadılar.

Irkutsk'a geldiğimizde bütün vagon aşağı indi. Bu anı hayatım boyunca unutamam. Bir vagon dolusu insan aşağıda bizi uğurluyordu. Bize sarılıp iyi dileklerde bulunuyordu. 81 saat önce hiç tanımadığımız insanlar! Sizleri asla unutmayacağız.

Pablo ve Hanna'nın rotası da bizimkine benzer. Önce Moğolistan sonra Çin'e gidecekler. O yüzden Çin'e kadar beraber gezmeye karar verdik. Şimdi tren istasyonunda sabahı bekleyip ilk otobüsle Baykal gölüne gideceğiz...

ismail

 
Trans-Sibirya öncesi son durak, Moskova
DSC_0036Dışarıda sıcaklık 10 derece, Moskova'da son bir kaç gündür yoğun şekilde yağan yağmur şu sıralarda da devam ediyor. Yarın (30 Ağustos Pazartesi) zorlu bir yolculuk bizi bekliyor. Aslında sadece yarın değil, Salı, Çarşamba ve Perşembe de bekliyor da neyse. Doğuya gitme vakti geldi...

St. Petersburg'dan olaylı ayrılışımızın ardından 10 saatlik tren yolculuğuyla Moskova'ya geldik. Moskova ile ilgili olarak kulağımıza çalınan o kadar çok şey vardı ki, ne beklememiz gerektiğine karar veremiyorduk bile. Kalacağımız yer şehir merkezinde olunca metro ile kısa sürede eve geldik. Fazla vaktimiz yoktu çünkü acilen Moğol vizesini halletmemiz gerekiyordu, bu yüzden çantalarımızı eve bırakıp ev sahibimizle beraber Moğolistan Konsolosluğu'na doğru yola çıktık. Daha önce internette yaptığımız araştırmalarda Moğol vizesi ile ilgili net bilgiye ulaşamamıştık bu yüzden en kısa sürede vizenin çıkmasını ummaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu. Ta ki konsolosluktaki çekik gözlü amca "Moğolistan Türkiye'ye vize uygulamıyor ki" diyene kadar.

Bu iyi haberi Moskova'nın ünlü caddesi Arbat'ta gördüğümüz Türk lokantasında yemek yiyerek kutladık ama gelen hesap bu sevinci kursağımızda bıraktı. Moskova'nın pahalı yaşamıyla da işte böyle tanışmış olduk. Moskova yaklaşık 700 yıllık tarihe sahip. Uzun yıllar tarih sahnesinde yerini aldıktan sonra şimdilerde Rusya Federasyonu'nun başkenti ve aynı zamanda gerek politik gerek sosyolojik gerekse ekononomik açıdan ülkenin en önemli kenti konumunda. Şehirde yaklaşık 13 milyon insan yaşıyor. Yapı olarak içiçe 2 daire etrafında kurulmuş. Bu daireler şehrin ana arterleri ve büyük olan daire yaklaşık 60 km. çapında. Bu daire aynı zamanda Moskova'nın sınırı olarak kabul ediliyor ve yolun dışında kalan mahalleler şehir dışı olarak biliniyor. Metro da benzer bir tasarıma sahip ancak Moskova metrosunu bir iki kelimede anlatmak imkansız. Üzerine uzun uzun konuşmak gerekiyor.

DSC_0071Moskova metrosu an itibariyle 11 hattı, 250'nin üzerinde istasyonu ve günlük taşıdığı 8 milyon yolcuyla dünyadaki en büyük metrolardan biri. Herhangi bir istasyonda 3 dakikadan fazla tren beklenmiyor çünkü seferler çok sık yapılıyor, bir başka anlamda şehrin can damarı. Ancak bu metroyu özel yapan, bu özelliklerinin yanı sıra metronun tarihi ve sanatsal değeri. Rus tarihinin ihtişamlı saraylarına karşılık olarak normal insanların ya da başka bir deyişle halkın yeraltı yaşamını simgeliyor metro. Bu yeraltı yaşamını daha özel hale getirmek için kimi istasyonlarda çok özel eserlere ve tasarımlara yer verilmiş. Bu yüzden Moskova metrosu "Halkın Sarayları" olarak da biliniyor. Metro ile ilgili bazı resimleri Seyahatname bölümü altında bulabilirsiniz ancak daha detaylı bilgiler için http://www.mosmetro.ru adresini ziyaret edebilirsiniz. Hemen bir not, Moskova Metrosu dünya tarihindeki en eski 3. metro. Aynı listenin 2 numaralı basamağında tanıdık bir yer, İstanbul Tünel metrosu var. Yıllar içindeki gelişime baktığımızda... yok yok en iyisi yıllar içindeki gelişime bakmayalım. Şu ana kadar gezdiğimiz tüm büyük şehirlerde raylı ulaşımın ne kadar önemli olduğunu tekrar tekrar gördük. Türkiye'de hala karayolları merkezli ulaşımın olması geldiğimiz nokta açısından düşündürücü.

Metro dışında Moskova'nın en bilinen eserleri tabi ki Kızıl Meydan ve Kremlin sarayı. Biz de günlerimizi büyük çoğunlukla bu bölgelerde geçirdik. Meydan yaşamları her zamanki gibi keyifli. Bunun dışında şehirde Lenin'in etkisini görmek mümkün. Şehrin çeşitli yerlerinde Lenin'e ait heykelller var. Stalin ise şehre 7 adet birbirine benzeyen gökdelen bırakmış. Bu gökdelenlerden birer adet Varşova ve Riga'da bulunuyor ve gökdelenler Stalin'in bu şehirlere hediyesi olarak biliniyor.

Moskova günlerimizde ekibe Engin'in yanısıra üniversite yıllarından arkadaşım Rustam ve kız arkadaşı Jenya da katıldı. Onlara da burdan bir kez daha teşekkür edelim, ellerinden geldiğince bizimle ilgilendiler. Bambaşka bir ülkede bambaşka bir şehirde eski dostlarla tekrar beraber olmak gerçekten büyük mutluluk.

Trans-Siberia zamanı

Moskova'ya yarın sabah itibariyle veda edeceğiz, İrkutsk ve Baykal gölü yolculuğumuzun vakti geldi. TransSiberia yolculuğu dünya turumuzun en önemli ayaklarından biri. Yaklaşık 4 gün sürecek bu yolculukta 5200 kilometre yol katedeceğiz. Yolculuk sonunda 5 saat dilimi atlamış olacağız, yani Türkiye ile 6 saatlik bir farkımız olacak. Yolculuk boyunca trenden hiç inmemeyi planlıyoruz. Gerekli alışverişimizi yaptık, yeterli erzakla yola çıkıyor olacağıZ. Ne kadar ekmek düşkünü olduğumuzu da bu alışveriş sırasında farkettik. Baykal Gölü'nden tekrar görüşmek üzere. (tabi oralarda internet bulabilirsek...)
Özcan
 
Bataklıktan Doğan Başkent, St. Petersburg
DSC_0917Gözümü açtığımda çoktan sabah olmuştu ve otobüsümüz St.Petersburg'a gelmişti. Saate baktım, henüz sabahın altısı bile değildi. Otobüs garında bizi karşılamaya gelecek olan ev sahibimizi beklerken bir taraftan da alışık olmadığımız bu şehri gözlemlemeye başladık. Avrupadan farklı bir kültürün içine geldiğimiz belliydi. Çünkü Rusya imparatorluğuna 200 yıldan fazla başkentlik yapmış, Petrograd ve Leningrad olarak anılmış, Deli Petro'nun şehri, St.Petersburg'daydık.

Ev sahibimiz geldikten sonra metro ve otobüsü kullanarak bizi kalacağımız yere götürdü. Bu defa ev arkadaşlarımız iki kedi, bir su kaplumbağası ve serbest halde dolaşan bir kirpi. Kendimizi diken üstünde hissettik nedense. Eşyalarımızı bırakıp şehri keşfetmek üzere dışarı çıktık. Bizi etkileyen ve imrendiren ilk şey St.Petersburg metrosu oldu. Metro yerine yeraltındaki yaşam demek daha doğru aslında. Tam 59 adet durağı bulunan St.Petersburg metrosu aynı zamanda gördüğümüz en derin metro. Bunun da sebebi şehrin bir bataklık üzerine kurulmuş olması. Türk'lerin Deli Petro, Avrupa'lılarınsa büyük Petro olarak andığı Rus Çarı, Baltık denizinin kıyısındaki bataklığa mükemmel bir şehir kurarak ne kadar deli ya da büyük olduğunu dünyaya göstermiş sanırım. Şehirin kuruluşu sırasında İtalya'dan davet edilen mimarlar, şehrin mimarisinde büyük rol oynamışlar. St.Petersburg bu yüzden Avrupa'ya benzeyen belki tek Rus şehri. Şehrin merkezinden geçen geniş cadde Nevskiy buranın adeta can damarı. Neva Nehri'ne bağlanan kanallarla kesişen bu caddenin sonunda bir zafer anıtı bulunuyor. Bu anıt 2. dünya savaşı sırasında Almanlara karşı kazanılan zafer anısına dikilmiş ve anıta bakan binaların bir tanesinin tepesinde Rusça "Kahraman Şehir Leningrad" yazısı bulunuyor.

Şehrin ihtişamlı katedralleri Avrupa'dakilerden farklı. Kazan Katedrali, St. Isaac Katedrali bunlar arasında.  Peter and Paul Fortress kalesi şehirin ilk kurulduğu yer olarak biliniyor. Biz de St.Petersburg'da geçirdiğimiz bir hafta süresince bu yapıları gezme fırsatı bulduk. Şehrin en büyük meydanı olan Dvortsovaya üzerinde yaklaşık 3 milyon eserin bulunduğu, Rusya'nın en büyük müzesi Hermitage bulunuyor. Aslında burası Petro'nun kışlık sarayı. Tabi Petro'nun bir de Petergof olarak bilinen yazlık sarayı var. Baltık denizinin kıyısına kurulmuş bu saray özellikle bahçesiyle ve çeşmeleriyle bizi çok etkiledi.

DSC_0004Şehrin ortasından geçen Neva Nehri denize dökülmeden önce bazı kanallara ayrılıyor bu yüzden şehirde adacıklar oluşmuş. Bu adacıkları birbirine köprüler bağlıyor. Bu köprüler saatler 01.30'u gösterdiğinde açılıyor ve Baltık denizinden gelen gemilerin şehrin içlerine kadar girmesine olanak sağlıyor. Bu anı izlemek için biz de gece 01.30'da orada bulunduk. Bazı insanlar şampanyalarını bile getirmişler. Tur şirketleriyse tekne turları düzenleyip insanların bu anı daha yakından izlemesini sağlıyorlar. Onlarca tekne köprünün açılma anında yan yana dizildiler, nehrin her iki kıyısını dolduran insanlar da heyecanla bekliyorlardı. Ben o gün Rusya'nın ikinci bir Yuri Gagarin'i uzaya göndereceğini sandım ancak yanılmışım. Sadece köprüler açıldı ve gemiler geçti gitti!

Şehirde ulaşım büyük ölçüde metroyla sağlanıyor ancak gece belirli bir satten sonra metro hizmet vermediği için ihtiyaç başka bir sektörün doğmasına sebep olmuş. Burada taksiler pahalı olduğu için isterseniz pazarlık ederek bir başkasının arabasına binebiliyorsunuz. Nevskiy caddesi boyunca yol kenarına park etmiş araçlar sizin gelip fiyat sormanızı bekliyor. Bizim kaldığımız yer Nevskiy caddesine yakın olduğu için genelde yürümeyi tercih ettik. Eğer Neva Nehri'nin diğer kıyısında oturuyorsanız ve saatiniz 01.30 u gösterdiyse bu sizin için kötü haber demek çünkü köprüler o saatte açılmış olacağından evinize gitmek için çok uzakta bulunan kapalı bir köprüyü kullanmak zorunda kalacaksınız. Öyle bir durumla karşılaşırsanız park halinde yol kenarında bekleyen ve ellerini oğuşturan sürücülere gidebilirsiniz ya da sabah 5.30 a kadar, yürümekte zorlanan sarhoşlarla beraber şarkı söyleyip şehrin keyfini çıkarabilirsiniz. Şehir geceleri çok keyifli. Bu arada biz St.Petersburg'da bulunduğumuz sürede bir ilk yaşandı ve metrodaki elektrik arızası yüzünden bazı istasyonlar çalışmaz hale geldi. Metronun St.Petersburg'daki yaşamın bir parçası olduğunu o gün daha iyi anladık çünkü merkezdeki sadece bir kaç istasyonun çalışmaması bile şehirdeki yaşamı olumsuz yönde etkiledi.

St.Petersburg'da bulunduğumuz sürede yaptığımız en önemli şeylerden bir tanesi de Trans-Siberya biletlerini almak oldu. Trans Siberya çok yoğun bir hat olduğu için sınırlı sayıda yer kaldığını burada öğrendik. Plaskart olarak adlandırılan ve tüm vagonun cümbür cemaat yolculuk ettiği 3. sınıf vagonda kalan son 4 yerden ikisini alabildik. Bu vagonda kompartman ve koltuk bulunmuyor, sadece yataklar var. Transiberya yolculuğumuz 30 Ağustos'ta Moskova'dan başlayıp Irkutsk'da sona erecek. Bir de yolculuğun 4 gün süreceğini söylemiş miydim?

DSC_1144Her gittiğimiz ülkede Türkiye'nin etkilerini bir şekilde görüyoruz. İnsanlara Türk'üz dediğimizde gittiğimiz ülkeye bağlı olarak bir çok insan bir kaç kelime Türkçe konuşabiliyor bizimle. Bazıları sadece küfür içerikli ama olsun. Ev sahibimiz  bizimle beraber başka bir misafiri daha ağırlıyordu. Slovenya'dan gelen İgor'un, bir kaç kelime Türkçe bilmesinin sebebi ise çok ilginç. Bize 6 ay boyunca Assos'da bir köyde çocuk bakıcılığı yaptığını söyleyince biz çok şaşırdık. İgor, ben ve Özcan, St.Petersburg'da bilmediğimiz bir evde rast gelmiştik. Bunun dışında Türkiye Rusya'da populer bir ülke. İnsanların tatil için gittiği yerler arasında Türkiye liste başı. Eğer bir Rusla tanıştığınızda size "tekeşşürler" diyorsa ya da yolda yürürken karşınızdan ay yıldızlı, kırmızı t-shirt giymiş birisi gelirse kendisi Antalya'dan yeni gelmiş demektir. Bu t-shirtleri giyen insanları Belarus'ta kaldığımız sürede de görmüştük.

Rusya'nın diğer ülkelerden farklı olarak uyguladığı bir kayıt sistemi var. Ülkeye giriş yapan bir yabancı en geç 3 gün içerisinde kayıt yaptırması gerekiyor. Bu işlemleri kendi başınıza yapabilmeniz zor, bir hostel aracılığıyla bu işlemi halletmeye çalıştık. Özcan dünya turu öncesi yeni biometrik pasaport çıkartmıştı, bense inatla lacivert pasaportumla çıktım. İlk darbeyi de bu kayıt işlemi sırasında yaşadım. Hostel, emektar pasaportumdaki bilgileri anlayamayıp kayıt ofisine eksik bilgi gönderdiği için ülkeye kayıt olmam gecikti. Bir gün süreyle kayıtsız dolaştım. O esnada bir Rus polisiyle karşılaşmadığım için şanslıyım sanırım. Eğer kendileri bu yazıyı okuyorsa buradan selamlarımı gönderiyorum, umarım ülkeden çıkarken bunu dikkate almazlar.

Engin McFly, Geleceğe Dönüş

Yabancı bir ülkedeyseniz Türkçe konuşmayı özlemeniz çok doğal. Biz şanslıyız çünkü Özcan'la beraber geziyoruz. Özcan'ın asker arkadaşı nam-ı diğer tertibi Engin'in de Rusyada bulunduğu sürede aramıza katılmasıyla bol Türkçe'li günler yaşıyoruz. Tabi eğlencenin dozu da artıyor. Engin daha önce Moskova'da bir yıl yaşamış biri olduğu için Rusça biliyor. Bu sayede özellikle St.Petersburg-Moskova tren biletlerini almak çok kolay oldu. Tamam aldığı biletlerin 1 gün öncesine ait olduğunu trene bindiğimizde öğrenmiş olabiliriz, bu esnada saat gecenin bir buçuğu da olabilir, hatta tren kalkmak üzere de olabilir ama olsun. Bir sonraki trende üçümüze de yer bulabildik ve Moskova'ya doğru ağır ağır yol aldık...  

Not: Uzayda söylenen ilk şarkı'nın Yuri Gagarin tarafından söylendiğini biliyor muydunuz?

{audio}mp3/rodinasl.mp3{/audio}

ismail
 
Kilometre Taşları

Bugün itibarıyla bir ayı geride bıraktık, tam bir aydır yollardayız. Bazı istatistikleri paylaşmanın zamanı;

- Şu ana kadar 6 ülke, 10 şehir gezdik.
- Yaklaşık 2350 km (kimi kaynaklara göre yaklaşık 3950 km) yaptık.
- Yolculuklarımızı ya trenle ya da otobüsle yaptık.
- 28 gece başka insanların evinde kaldık, 2 gece yoldaydık, 1 gece hosteldeydik.
- Onlarca insanla tanıştık, yüzlerce fotoğraf çektik.


Neleri özledik ?
- Dönerci Celal Usta, Konyalılar Etli Ekmek, bir de Aycan'ı.

Neleri özlemedik ?
- KCK :)

Nelerle mutlu olduk?

- Tallinn'deki iftar yemeği,

- Rusya sınır geçişinin 3 dakika sürmesi,
- Karşılaştığımız misafirperverlik ve ilgi

Hangi sıkıntılarla karşılaştık ?
- Rusya'daki kayıt problemi,
- Kiril alfabesi yüzünden Minsk metrosunda kaybolmak,
- Bazı McDonaldslarda kablosuz internet sinyalinin çok zayıf olması,
- İkimizin de sırt çantalarının bir yerlerinin kopması ve problem çıkarması,
- Normal su diye aldığımız gazlı suyu açtığımızda üstümüze patlaması,
- İsmail'in bazı video kayıtlarını yanlışlıkla bazılarını da bilerek silmesi, sonra Özcan'ın ona saldırması