Taş Sokaklar ve Kanyonlar, Dali, Lijiang ve Sıçrayan Kaplan Boğazı
DSC_0318Üzerinde bulunduğumuz patika yalnızca bir insanın geçmesine olanak tanıdığından hepimiz arka arkaya dizilmiştik. Yürüyüşün ilk üç saati tırmanma şeklinde geçmişti ve 28 bant olarak anılan bölgeyi henüz geride bıraktığımızda bir uçurumun kenarına geldik. Bir yanımızda Jade Dragon Kar Dağı ve diğer yanımızda Haba Xueshan Kar Dağı. Bu iki dağın arasında kalan ve yol boyu bize yüzünü göstermekte oldukça cimri davranan Yangtze Nehri tüm ihtişamıyla 800 metre aşağıdan büyük bir gürültüyle akıyordu. Artık kısa bir ara verme ve Sıçrayan Kaplan Boğazı'ndaki sayısız manzaralarından birinin tadını çıkarma anıydı.

Pirinç teraslarından Kunming'e döndüğümüzde biraz huzursuzduk. Çünkü beş buçuk aydır bize eşlik eden fotoğraf makinemiz tarlanın içinde çamurlu suya gömülmüştü ve artık çalışmıyordu. Yeni bir makina almak ise bütçede oldukça büyük bir delik açacaktı. Kunming sokaklarında sora sora kendinden emin bir tamirciye ulaşmamız çok zaman almadı neyse ki. Şehirde fazladan geçirdiğimiz bir gün sonrasında makinanın tekrar çalıştığını görmek bizi mutlu etmeye yetti. Hemen Dali şehrine doğru trenle o gece yol aldık.

DSC_0200Dali geçmişte Bai krallığı ve Dali krallığı olarak anılan bölgeye başkentlik yapmış antik bir şehir. Bu yüzden sezon olmamasına rağmen şehirde oldukça fazla turist var. Bu tür turistik şehirlerde vakit geçirmekten pek hoşlanmadığımızdan 1 gün şehri dolaşıp ertesi gün otobüsle Lijiang'a doğru hareket ettik. Kendine has mimarisi olan bu şehir geçmişte Mu ailesi tarafından yönetilen bir kaymakamlık iken bugün yine Dali gibi turistik olmuş bir şehir. Hal böyle olunca bu tür şehirler bize göre değil deyip rotamızı bir kez daha doğaya ve dağlara, Sıçrayan Kaplan Boğazı'na doğru çevirdik. Avcıdan kaçan bir kaplanın 25 metre olan geçidin en dar noktasından karşıya atladığı rivayeti üzerine bu ismi alan bölge dünyanın en derin nehir kanyonu olarak biliniyor. Kanyon boyunca 2000 metre yükseklikte devam eden dar bir patikayı 2 gün sürecek yürüyüş yolumuz olarak belirledik. Uçurumlarla dolu bu yol özellikle yağmurlu havalarda oldukça tehlikeli. Neyse ki bizim yürüyüş yaptığımız 2 günde de hava güzeldi ve yürüyüş ekibinden kimse uçurumdan aşağı düşmedi. 6 saat süren ve tırmanış şeklinde geçen yürüyüşün birinci gününün sonunda geceyi bir misafir evinde Güney Kore'den gelen diğer yürüyüşçüler ile beraber yanan bir ateş etrafında şarkılar eşliğinde geçirdik. Kore günlerimizi anarken bu soğuk gecede bir kez daha Güney Kore insanının sıcaklığına tanık olduk.

DSC_0585İkinci gün de yürüyüş aynı tempoda devam etti, köyleri ve şelaleri aşıp yine bir 4 saatin sonunda yürüyüşümüzü tamamladık. Tekrar Lijiang şehrine döndük ve geceyi burada dinlenerek geçirdik. Çin vizemiz bitmeden Tibet'ten çıkmış olmamız gerektiği için Lijiang'tan Panzhihua'ya hareket etmek üzere ayrıldık. Sanırım gezinin en zorlu yolculuğunu da bu anda yaptık. ilk bakışta 7 saat süren basit bir otobüs yolculuğuydu bu aslında ama göründüğü kadar kolay geçmedi. İki aracın yan yana zor geçtiği uçurumlarla dolu virajlı yollar bir yana dursun otobüsün içi daha bir eğlenceliydi. Manzaranın güzelliğinden olacak yol boyunca insanlar keyif sigaralarını içmekten geri kalmadılar. Bu keyiflerini ise gece cep telefonlarından son ses Çince müzik çalarak tamamlayan insanlar karanlıkta nereye isabet ettiğini önemsemeden yere tükürme adetlerinden vazgeçmediler elbette. Otobüsün içi ise çoktan çöp eve dönmüştü. Ancak ben bunlara aldırış etmeyecek kadar yorgundum ve kafamı kirli koltuğa yaslama cesaretini gösterip etrafa farklı kokular yayan perdeden biraz uzaklaşıp uykuya daldım. (Aslında müzik kısmında müdahele etmeden duramadım).
 
DSC_0599Bu olaylı otobüs yolculuğu sonrası gece yarısı Panzhihua şehrine vardığımızda hiç beklemeden Chengdu trenine biletimizi aldık. Yataklı vagonda yer olmadığı için sert koltuk olarak bilinen vagondan biletlerimizi almıştık. Daha yeni 7 saatlik zor bir otobüs yolculuğundan çıkmıştık ve 13 saatlik sert koltuk yolculuğu bizi bekliyordu. Ancak tren geldiğinde bu vagondaki bütün koltuklar doluydu. Üstelik insanlar koridorlarda, tuvalet önündeki boşluklarda bile uykuya dalmışlardı. Beşiktaş'tan Mecidiyeköy'e olsa ayakta giderdim ancak 13 saat ayakta durabileceğimizi zannetmediğimizden gözümüze yemek vagonunu kestirdik. Zaten yorgun ve uykusuzduk, masaların üzerine kafamızı yemek artıklarına rastgelmeyecek şekilde koyup oracıkta uyuyakaldık. Daha bir kaç saat geçmişti ki bir görevli gelip bizi bu vagondan dışarı çıkardı. Kendi vagonumuza dönüp aynı anda birden fazla koltuğa yayılarak uyuyan iki Çinli kardeşimizin uykusunu bölmek zorunda kaldık ve sert koltuklarda kendimize yer bulduk. Yine tüm gözler vagonun yabancıları olan bizlerdeydi ancak bu bakışlara artık çok alışığız. 3 kişilik sert koltuklarımızda omuz omuza diğer yolcularla tekrar uykuya daldık ve bu zor yolculuk sonrası Chengdu'ya tek parça halinde gelmeyi başardık. Tibet'e giriş iznimiz hazır, burada 1 gece geçirip Tibet'in başkenti Lhasa'ya doğru bir başka tren yolculuğu yapacağız. Bu yolcluk ise yaklaşık 2 gün sürecek. Neden hala Çin'desiniz şeklindeki sorulara belki bu paragraf biraz yanıt olmuştur. Chengdu'ya ulaşmak için toplam 20 saat süren ve birbirini takip eden zorlu otobüs ve tren yolculuğuyla geldik. 1 gece dinlenip 2 gün sürecek başka bir yolculuğa çıkacağız ve hala Çin sınırlarında olacağız. Çinde şehirler arası mesafeler çok fazla ve biz karadan yolculuk ederek geziyoruz. Bu çok zamanımızı alıyor ve bazen yorucu olabiliyor. Tibet'i Çin olarak saymazsak bu yazı Çin ile ilgili son yazımız. Artık yeni bir dünya'ya yolculuk vakti. Dünya'nın çatısına, Tibet'e.
ismail
 
Hani'lerin Sisler İçindeki Dünyası, Yuanyang Pirinç Terasları & Kunming
DSC_0091Uyandığımızda saat 7'yi biraz geçiyordu. Hızla kaldığımız konukevinin terasına çıktık. Tadilatlar hala sürüyordu burada, bulunduğu yere ulaşımın da zor olması bizimle beraber sadece 1 Çinlinin daha burda kalıyor olmasının diğer sebebi olmalıydı.Oysa biz burayı özellikle seçmiştik, çünkü saatlerce yolu göze alarak geldiğimiz ve 3000 metre yükseklikteki Yuanyang Pirinç Terasları hemen önümüzde ışıl ışıl parlıyordu. Kaldığımız konukevi Duoyishu köyünün tam ortasında, pirinç teraslarına 20 metre mesafedeydi. Güneş yüzünü ağır ağır gösterirken suyla dolu terasların sis içindeki vadiye doğru ışıl ışıl uzandığını görebiliyorduk. Terasları inşa eden ve yüzyıllardır burada yaşayan Hani halkı da güne erken başlamıştı. Kendilerine has renkli kıyafetlere sahip kadınlar, terasların arasındaki dar yollardan tarlalarına doğru yol alıyordu. Köye inen yol üzerindeki kurulan platformda flaşların arka arkaya patladığını görebiliyorduk, meraklı turistler de yerlerini almışlardı. DSC_0124Ama bu güzel görüntüye sadece yukarıdan bakmak yeterli değildi. Terasların arasından vadiye, sisin kalbine inmeliydik. Ne kadar zor olabilirdi ki ? Çamurla oynayan çocuklar bize gülerek laf atarken teraslara girdik, ağır ve dikkatli adımlarla su dolu terasların etrafında dolanmaya başladık. Ancak bir kaç seviye aşağı inince farkettik ki vadiye inmek çok da kolay değildi, teraslar arasındaki yollar göründüğünden daha da dardı ve çoğunlukla çamurla kaplıydı. Ancak terasların arasındaki manzara inanılmazdı. Acaba turistler bizim de fotoğrafımızı çekiyor muydu ? Aşağı doğru inmeye devam ettik, teraslarda çalışan kadınlar şaşkın şaşkın bize bakıp gülüyorlardı. Fotoğraflanacak çok fazla kare vardı. Elimizdeki fotoğraf makinesini tripod üzerine kurup serbest çekim için uygun bir yere yerleştirdik ve dolanmaya devam ettik. O sırada teraslardaki olukları düzenleyen yaşlı amca kamerayı gösterip bize birşeyler anlatmaya çalışıyordu, amcaya gülümseyip pek fazla aldırış etmedik... Gün daha uzundu, çamurlara bata çıka teraslardan aşağıya inip sisin içindeki küçük köyü bulacak, öğleden sonra ise tüm Sheng köyünün her akşam topluca yediği yemeğe konuk olacaktık. Ama küçük bir problem vardı. Yaşlı amca kamera konusunda bizi uyardıktan 30 saniye sonra rüzgar kameramızı su dolu terasların birine düşürmüştü...


DSC_0073Bir başka uzun tren yolculuğu bizi Çin'in güneybatısındaki Yunnan eyaletinin başkenti Kunming'e getirdiğinde yine tipik Çin manzarası bizi bekliyordu; kalabalık, yerlere tüküren insanlar, sokak satıcıları ve ısrarlı bakışlar. Sırtımızda çantamız kalabalığa karıştık yine. 2010 yılının son gününde yine yeni bir şehirdeydik. Çin'in güneybatısında büyük şehirlerde çok fazla oyalanmamayı daha çok kırsal kesime odaklanmayı düşünüyoruz, bu yüzden Kunming'i de üs olarak kullanacağız. Ancak yılbaşı gecesini kırsal kesimden ziyade nispeten daha büyük bir şehirde geçirme fikri ağır basınca Kunming'de bir kaç gün konaklamaya karar verdik. Kunming'i bizim için diğer büyük Çin şehirlerinden ayıran önemli bir özellik şehirde ciddi bir müslüman nüfusunun bulunması. Kısaca Çin yemekleriyle arası pek iyi olmayan bizler için keyifli yemek yeme imkanı da diyebiliriz. Nitekim yeni yılın ilk dakikalarında da yemek seçmeye çalışıyorduk. Yılbaşı eğlencesinden dönenler bize biraz garip baksa da babamın dediği gibi "Önce can, sonra canan".

DSC_0068Cumartesi gününü de uzun bir uyku ve yemek seanslarıyla geçirdikten sonra Pazar sabahı erken saatlerde Kunming'in 300 kilometre güneyindeki Xinjie'ye, Vietnam sınırına 50 kilometre mesafedeki Yuanyang Pirinç Terasları'na doğru otobüsle yola çıktık. Çin'de şehirler arası otobüslerin durumunu da bir kez daha görmüş olduk böylece; eski, bakımsız otobüsler, sürekli korna çalarak katedilen kilometreler ve yolculuk sonunda çöplüğe dönen koridorlar. Xinjie öncesi son durak olan Nansha'da soluklanmak için otobüsten indiğimizde bir kez daha trenleri ne kadar çok sevdiğimi anladım. Nansha'da otobüsün yanında garip hareketlerle vücüt ağrılarımı geçirmeye çalışırken meraklı bakışların sahipleri dikkatimi çekti. Renkli kıyafetleri ve başlarına sardıkları pembe ya da lacivert başlıklarıyla Hani halkının topraklarına gelmiştik. Kimi sırtında çocukları kendi yetiştirdikleri meyveleri satarken kimi de köylerine gidecek otobüsü bekliyordu. Otobüsümüz tekrar yola koyuldu ve bu sefer virajlı yollardan dağlara tırmanmaya başladık, bir süre sonra aşağıda Nansha'yı ve şehirle tırmandığımız dağ arasında kalan vadiyi çevreleyen muz bahçelerini görebiliyorduk. Gözlerimiz merakla pirinç teraslarını ararken Xinjie'ye vardık. Çantalarımızı sırtlanıp bizi Duoyishu köyüne götürecek minibüse bindik bu sefer de. Yol uzun ve yorucuydu. Güneş ağır ağır izini kaybettirirken pirinç teraslarını nihayet görebiliyorduk. Akşamın ilk dakikarında kalacağımız konukevinin bulunduğu bölgeye geldik. Köyün çamurlu yollarından ilerleyerek konukevini bulduk. Çocuklar için ilginç bir görüntü oluşturuyor olmalıydık, yoksa bize bağırıp çağırmalarının başka ne anlamı olabilir ki ?

DSC_0043Yuanyang Pirinç Terasları yaklaşık 1300 yaşında. Bu topraklarda uzun zamandır yaşayan Hani halkı tarafından inşa edilmiş ve özenle korunmuş. Terasların en önemli özellikleri mimarileri ve doğal görünümleri. Pirincin yetiştirilme sürecinde uzun süre su altında kalması gerektiğinden bölge müthiş görsel güzellikler taşıyor. Bunun yanısıra burada yaşayan Hani halkı da kültürü ve tarihiyle dikkat çekici. Haniler, Çin'de yaşayan pek çok azınlık gibi kırsal kesimde yaşıyor ve hayatlarını tarımla kazanıyor. Pirinç teraslarının içindeki günümüz sabahın erken saatlerinde fotoğraf makinemizi teraslara kurban vermemizin ardından inadına renkli görüntülere sahne oldu. Tamamıyla ıslanan makine içindeki suyu boşaltırken yaşlı amca bize hala gülüyordu. Makinayı çantaya kaldırıp anı yaşamaya karar verdik biz de. Her adımımızı daha dikkatli atıyorduk artık. Teraslardan aşağı doğru inmeye devam ettik, kimi yerlerde çamura girmeyi göze alarak, kimi yerlerde bir terastan diğerine zıplayarak... Biz aşağı indikçe manzara daha da güzelleşiyordu. Vadinin tabanına yaklaştıkça tepenin yamacında sislerin içinde bir köy olduğunu farkettik ve köye doğru ilerledik. Öküzüyle su dolu bir terası çapalamaya çalışan yaşlı çiftçi bizi görünce şaşkınlığını gizleyemedi, terasların içinden gelen 2 yabancı, buraya ait olmadığımız çok açıktı. Köye girdiğimizde ilk dikkatimizi domuzlar çekti, köyün içinde başıboş dolaşan siyah, iri ve yağlı domuzlar. Biraz ilerleyince merdivenlerde oturan bir grup yaşlı gördük, uzun bir boru aracılığıyla tütün içiyorlardı, bir nevi nargile. Anlaşmak için aynı dili konuşmaya kimin ihtiyacı vardı ki ? Bize ikram ettikleri tütünü beraber içmeye çalışırken köyün çocukları çoktan toplanmıştı bile. Kadınlar ise uzaktan izlemeyi tercih ediyorlardı, sırtlarındaki bebeklerin huysuzlanmaları yine an meselesiydi. Özellikle sakal bıraktıktan sonra Çinli küçük çocukların beni pek sevmemesi hatta pek çoğunun korkup kaçması normal mi ?

DSC00772Köyden ayrılıp ana yola doğru çıkmak üzere yola koyulduk, aynı yolu gidecek olan bir minibüs bize yardımcı oldu ve engebeli yoldan bizi yukarı çıkardı. Köyün ne kadar aşağıda bulunduğunu da o zaman anladık, köy sis tabakasının en altındayken ana yola çıktığımızda sisin üstünden gökyüzünü görebiliyorduk. Öğle saatleri yaklaşıyordu ve karnımız iyice acıkmıştı. Ana yolda ilerlerken yeni bir köye geldik, yemek yiyecek bir yer bulma umuduyla etrafa bakınıyorduk. O sırada yolun kenarında dikkatimizi koca kazanlarda hazırlanan yemekler çekti, bir kaç kişi yerde etleri doğrarken bazıları da kazanlarda daha önce kesilmiş etleri pişiriyordu, burası bir restoran olabilirdi. Sormayı denedik ancak cevap olumsuzdu, mecburen az ilerdeki bakkala ilerledik, öğle yemeği menümüzde leblebi benzeri bir kuruyemiş ve mandalina vardı.

DSC00779Karnımızın doyduğunu farzederek diğer terasları gezdik, fotoğraf çekememek canımızı sıkıyordu. Benim cep telefonumun yanımda olduğu ve onunla resim çekebileceğim ise o anda aklıma geldi. Evet sabah makineyi suya düşürdükten sonra müthiş manzaralarla karşılaşmış, İsmail'e cep telefonun yanında olup olmadığını sormuş ama kendi telefonumun yanımda olduğu aklıma gelmemişti bile ! Cep telefonuyla da olsa yerel yaşamdan fotoğraflar çekmek üzere öğlen gittiğimiz köye dönmeye karar verdik. Tadını beğenmediğimiz kuruyemişler otostop çektiğimiz kamyonun şöförünü mutlu etmişti. Köyün girişinde kamyondan inip yürümeye karar verdik, ancak köyde pek hareketlilik yoktu, anlaşılan pek resim çekemeyecektik. Biraz daha ilerleyince birden kalabalık arttı, etramızdaki evlerde, dükkanlarda ve yol kenarlarında pek çok kişinin yemek yediğini farkettik. Masalarda renkli kıyafetleriyle kadınlar ve çocuklar masanın ortasına konan yemeklerden yiyorlar, bazıları da bu masalara servis yapıyordu. Yol boyunca bu şekilde onlarca masa vardı. Biz şaşkın şaşkın etrafa bakarken yan taraftaki kadınlardan biri bizi içeriye davet etti. Daveti geri çeviremeyecek kadar açtık, masaya konuk olduk. Masaya oturmamızla beraber içerde genç yaşlı pek çok Hanili kadın ve çocuk olduğunu gördük,herkes bize bakıp gülümsüyordu. Yemekler masaya gelmeden önce boşluktan faydalanıp dışarı çıktım ve kalabalığın arttığı bölgeye doğru yürüdüm. İşte bu sırada öğle saatlerinde restoran sandığımız yerde aslında akşam için tüm köye yemek hazırlandığını anladım. Tüm köy her akşam aynı saatte hep beraber yemek yiyordu ve biz bu akşamki yemeğin tek yabancı konuklarıydık. Masaya geri döndüğümde masaya yemekler gelmiş ve bardaklarımıza su doldurulmuştu bile. Bardaktaki içeçeğin su değil de çok sert bir içki olduğunu ise aldığım ilk yudumda anladım. Masadakiler yüzümün aldığı şekle gülüyolardı. Beraber dünya turu yaptığımız sevgili arkadaşım da kahkalara katılmıştı. Tam karşımdaki ufaklık ise hala şaşkındı, pirinç tanelerinin çevrelediği ağzına eliyle noodle sokmaya çalışırken hala bizi izliyordu. Menüde tabiki pilav, tavuk, balık, domuz, bir çeşit sebze yemeği ve tofu vardı. Israrlara rağmen yemekleri dikkatlice seçerek yedik.

DSC00789Bir süre sonra içeriye erkekler girdi, hemen onlara tanıştırıldık. Bir süre sonra da masalarına davet edildik. Aynı bardaklardan onlarda da vardı, bu içkiyi sadece erkekler içebiliyordu. Bir kaç kelime dışında anlaşmanın tek yolu işaretlerdi, zaten sık aralıklarla anlaşamayıp çareyi hep beraber kadeh kaldırmakta buluyorduk ama bardaktaki sıvıyı içmek imkansızdı adeta. Yanımda oturan nispeten daha yaşlı görünen amca az yememizden şikateçiydi, sürekli daha çok yememizi, daha çok içmemizi istiyordu. Bu durumu anlatmanın yolu da gayet basitti, yanındaki arkadaşlarını gösterip baş parmağını gösteriyordu, onlar iyi yeyip içiyorlardı. Sonra da bizi gösterip serçe parmağını gösteriyor, yüzünü buruşturuyordu, bu da bizim bu konuda kötü olduğumuza işaretti. Dakikalar bu şekilde devam etti, Çince konuşmalar, anlaşamamalar, kahkahalar ve kadeh tokuşturma. Akşam olmak üzereydi, kaldığımız yere dönmemiz gerekiyordu, çünkü karanlıkta yolu bulmamız çok zordu. İçerdeki herkese veda edip yola koyulduk. Uzun bir yürüyüşten sonra köye vardığımızda hava çoktan kararmıştı. Zor da olsa bulduk konukevini.

Ertesi sabah 06:30'da kalkıp erkenden yollara düştük ve toplam 11 saat süren yolcuğun ardından Kunming'e, hostelimize ulaştık. Yorgunduk, Çin otobüslerinden hala nefret ediyorduk ama mutluyduk. Yuanyang pirinç terasları ve etrafındaki köyler ulaşımın zor olması sebebiyle turizmden çok etkilenmemiş, özgünlüklerini koruyordu ve bizim Guilin'de yaşadığımız hayal kırıklığının ardından bizi fazlasıyla mutlu etmişti. Dünya turu sırasında şimdiye kadar Moğolistan'dan sonra en çok etkilendiğimiz yer olduğu konusunda hemfikirdik. Kötü olan; çok az fotoğraf çekebilmiştik. Zaten var bi gariplik, nereyi çok sevsek başımıza bir şey geliyor ya neyse, gülü seven dikenine katlanır diye boşuna dememiş atalarımız...

Özcan

 
Li Nehri'nin Yaşamları, Guilin ve Yangshuo
DSC_0613Kasabanın arka sokaklarından ilerleyip mandalina ağaçlarının bulunduğu bir bölgeye geldik. Önünde hiçbir tabela bulunmayan çamurlu ve taşlı patikayı bulmamız ise zor oldu. Bu ıssız dağ yolu üzerinde ilerlerken yükseklere çıktıkça kendine has şekliyle etraftaki dağların ve bambu ağaçlarının oluşturduğu manzaranın güzelliği giderek artıyordu. Bir buçuk saatlik yolculuğun sonunda bir sırta geldiğimizde artık yorulmuştuk. Tam o esnada ulaşmak istediğimiz yer, Li Nehri kıyısındaki küçük balıkçı köyü aşağıda belirdi. Köye doğru inmeye başladığımız sırada aşağıdan sırtında kazma ve kürekleriyle gelen köylüyle karşılaştık. Bize aşağı işaret ederek sürekli Çince bir şeyler tekrar ediyordu. Aramızda Çince bilen tek kişi Liisa farklı aksanını anlamakta zorluk çektiği köylünün söylediklerini tercüme etti. Bu yoldan aşağı devam ederseniz aşağıdadki köye gidersiniz, orası benim köyümdür.

DSC_0463Guilin'e geldiğimizde saat sabahın üç buçuğuydu ve Guangzhou'dan bindiğimiz otobüs bizi şehrin garip bir yerinde indirmişi. Burası ne otogar ne de şehir merkezine benziyor. Üstelik dışarda yağmur yağıyor ve hava oldukça soğuk. Halbuki Hong Kong'da hava ne kadar sıcaktı. Hemen montlarımızı çıkarıp giydik ve bilmediğimiz bir şehrin bilmediğimiz bir yerinde çantalarımızı önümüze koyup yağmuru izlemeye koyulduk. Yağmuru izlemek için uygun bir zaman ve yer olmadığını anlamamız soğuğun etkisiyle pek uzun sürmedi. Yağmurda yapılacak en güzel şey uyumak, üstelik saat de gece yarısı sayılır, biz en iyisi gidip yatalım dedik. Peki ama nerede, yine kalacak yer ayarlamamıştık. Bilgisayarımızdaki Çin rehberini açtık ve ilk sıradaki hostelin kapısına dayandık. Kapının kilitli olması normal, gece yarısı. Neyse ki içeride bir görevli varmış, İngilizce konuşamıyor ama olsun. Önünde Çince karşılığının yazılı olduğu ve gerekli cümlelerin bulunduğu bir kağıt sayesinde anlaşabildik. Yer de varmış, tamam bak her şey yoluna girdi. Müge'nin Şangay'da bize verdiği hazır çorbalardan birini içip duşumuzu aldıktan sonra artık uyuma vakti gelmişti. Bu gezi sırasında bundan daha fazlasını istemek açgözlülük olur.
 
DSC_0959Çin'in güneyindeki şehirlerinden bir tanesi olan Guilin'de hayat yanında kurulduğu Li Nehri gibi sakin bir şekilde akıyor. Tıpkı diğer yerel Çin şehirlerinde olduğu gibi burada da benzerlikler var. Tofu kokusunun idrar kokusuna karıştığı, birbirinden ilginç yiyeceklerin satıldığı sokaklar ve bizi her gördüğünde "hello" diye bağıran taksiciler. Mandalinanın bolca yetiştiği bu şehirde ürünlerini satmak isteyen üreticiler her köşe başında önümüzü kesip mandalinaları gözümüze sokarak ve bir de "hello" diyerek satmaya çalıştılar. Bu zorla mandalina satma sanatı bir keresinde benim üzerimde işe yaradı. Ben Çinlileri pazarlama konusunda başarılı buluyorum ya da ben kolay bir alıcıyım. Ancak buraya gelme amacımız mandalinalar değildi elbette. Çin'deki kırsal hayatı görmek ve tanımaktı hedefimiz. Nehirleri ve birbirinden ilginç şekiller oluşturan dağlarıyla bölgenin doğal güzelliği de buna eklenince Guilin'e gelmeye karar vermiştik. Etraftaki köylere gitmeden önce ilk iki günümüzü şehirde geçirdik. Bir fili andıran nehir kıyısındaki Fil Tepesi, yedi yıldız parkında bulunan ve bir deveyi andıran Deve Tepesi bizim için ilgi çeken yerler oldu.
 
DSC_0968
Uzun zamandır büyük şehirlerde vakit geçiriyoruz, artık köylere gitme vaktimiz geldi. Oda arkadaşımız Dana ve Liisa da bizimle aynı bölgeleri görmek istiyordu. Hostelin bizim için ayarladığı bir minibüsle hep beraber Guilin'in biraz dışında Li Nehri kıyısında bir noktaya geldik. Buradan bölgeye has bambu botlarla nehir üzerinde Xing Ping kasabasına doğru 3 saat sürecek yolculuğumuz başladı. Havanın da güzel olmasıyla nehir boyunca birbirinden güzel doğa ve insan manzaralarıyla karşılaştık. Hatta bu doğa manzaralarından bir tanesi 20 Yuan banknotunun arkasındaki tasvire aitti. Xing Ping kasabasına varır varmaz yaptığımız kısa gezintide kendimizi açıktaki etlerin, kesik domuz başlarının ve çeşit çeşit meyve sebzelerin satıldığı pazar yerinde bulduk. Gece çıtır çıtır yanan soba etrafındaki sohbet sonrası uykuya daldık. Ertesi gün 1.5 saatlik yürüyüşle Li Nehri kıyısındaki balıkçı köyüne ulaştık. Yoldaki dağ manzarası ve köyün  tepeden manzarası çok güzeldi ancak köye ulaştığımızda biraz hayal kırıklığına uğradık. Hayalimdeki balıkçı köyü yerine turizmin kurbanı olmuş bir köy karşıladı bizi. Daha köye girmemizle beraber birçok köylü etrafımızı sarıp kimi bize zorla hediyelik eşya kimi de kendi yetiştirdiği pomelo adındaki dev greyfurtlardan satmaya çalıştı. İçlerinden bir tanesinin köye girmemiz için bizden para istemesi keyfimi kaçırmama yetti. Tabi ki de bunun için bir bedel ödemedik ancak köye girmemizle çıkmamız bir oldu. Sanki balıkçılığı bırakan DSC_0903köylülere turizm daha cazip gelmiş gibi görünüyordu. Elbette insanların turizmden faydalanmasına, gelir elde etmesine karşı değilim ancak şurası kesin ki turizm kültürel değerleri öldürebiliyor. Güneş batmak üzere kasabaya nehir üzerinden bambuyla geri dönmek istedik. Bu defa da bizden normalin dört katı karşılığında taşıma ücreti istedi sevgili köylüler. Talep ettiği ücretin dörtte birine ikna edebildik ve nehir üzerinde kasabaya doğru yol aldık. Görmeyi umduğumuz tek balıkçıyı da tam bu esnada gördük. Kambur, sakallı ve yaşlı balıkçı, bambu kayığının üzerinde, avlanmakta kullandığı 2 karabatakla beraber balıktan dönüyordu. Bu yüzümde bir tebessüme sebep oldu, yaşlı balıkçı turizme karşı kambur bedenine rağmen dimdik ayakta kalan tek insan oldu benim gözümde. Herşeye rağmen dönüş yolundaki nehrin ve dağların manzarası görülmeye değerdi. 

Aynı akşam vakit kaybetmeden bir köy otobüsüyle Yangshuo şehrine hareket ettik. Yangshuo şehir merkezi de turizmden nasibini alan yerler arasında, neyse nasıl olsa bir sonraki gün etraftaki köylere gideceğimiz için çok da umursamıyorum. Çoğu Çin yemeğinden hoşlanmasam da burada yediğimiz bölgeye özel bira balığı lezzetliydi. Yangshuo'da kaldığımız sürede kiraladığımız bisikletlerle şehirden uzaklaşıp köylere gitme fırsatımız oldu. Burası portakal ve çilek bahçelerinin, pirinç tarlalarının bulunduğu Çin'in kırsal kesimleri. Bisikletle bu tarla ve bahçelerin arasından köylülerin gülümsemeleri arasında geçtik, zaman zaman tarlada çalışan köylülerle sohbet bile ettik yani etmeye çalıştık.

DSC_0909Sıcak ülkelere bir an önce ulaşma isteğimiz yüzünden son zamanlarda hızlı gezmeyi sürdürüyoruz. Yangshuo'da bir gün geçirip tekrar Guilin'e döndük. Otobüs yolculuğumuz Çince seslendirmeli bir Hong kong filmini anlamaya çalışmakla geçti. Kurtlar vadisi tadında geçen filmin sonunda Çinli koruma yüzlerce kişiyi tek başına öldürüp Hong konglu kızı kurtardı, Çin bayrağı önünde de pozunu verdi. Tamam biz mesajı aldık. Guiline geldiğimizde tekrar eski hostelimize yerleştik. İstasyonda Kunming biletlerini almamıza yardımcı olan Cutie ve Xuan bizi Çin'in ara sokaklarında yerel bir restorana götürdüler. Aslında esnaf lokantası demek daha doğru olur. Burada yediğimiz yemeğin maliyeti kişi başı 1 TL'nin altında tuttu, kaldığımız hostele ise günlük yaklaşık 6 TL verdiğimizi de belirteyim. Dünyayı gezmenin çok masraflı olduğunu düşünenler için bir fikir oluşmuştur sanırım.

Sabah 6.00 da kalktık ve ben içtiğim kahve yüzünden sadece bir buçuk saat uyuyabildim. Guilin'e 3 saat mesafedeki Longji'deki ejderha omurgası olarak anılan pirinç teraslarını görmek istiyorduk. Otobüs istasyonuna gittiğimizde yine İngilizce bilen bir görevli bulamadık. Ancak bize otobüslerin şehrin dışından kalktığını anlatabildiler. Hostelin bize verdiği yanlış bilgiye göre ise otobüsler buradan kalkıyordu. Biz derdimizi anlatmaya çalıştığımız sırada ilk otobüsü de kaçırdığımız için artık buraya gitmeye gerek kalmadı. Çünkü aynı gün içinde Kunming'e tren biletimiz var. Pirinç teraslarını bir sonraki şehirde, Kunming'de görmeyi planlıyoruz. Biraz daha uyuyabilseydim bari!

DSC_1010Şu anda Kunming trenindeyiz. Çinli yol arkadaşlarımız tren hareket eder etmez sofralarını kurdular yine. Kimisi elindeki tavuğunu kemirip çöpünü yatağın altına atarken kimisi de Çin trenlerinin olmazsa olmazı noodle yiyor. Çin turşusunun kokusu çoktan burnumuza geldi bile. Bağrışma şeklinde geçen muhabbetleri devam ededursun ben önce şu kulaklığımı takıp street hoop oynayayım, herkes uyuyunca da yazımı yazarım. Bu tren atmosferi olmadan yazamaz oldum zaten. Önceden yolculuklar sırasında yorulduğumuzu hissederken şimdilerde ise bir yolculuk yapsak da dinlensek der olduk. 18 saat sürecek bu yolculukta yeterince dinlenebileceğiz sanırım.

Bulunduğum vagondan bir hayli uzakta olduğu anlaşılan lokomotifin düdüğü ve rayların çıkardığı ses dışında bir ses ve arada bir geçen vagon görevlisinin el feneri dışında bir ışık yok. Makinist amca acele etmeden şöyle sakin sakin git de hem dinleneyim hem de bu güzel anın tadını çıkarayım.
Fotoğraflar: Guilin, Yangshuo
ismail
 
Işıkların Senfonisi, Hong Kong
DSC_0396Şangay'da geçirdiğimiz 2 güzel haftadan sonra tekrar düşmüştük yollara. Hangzhou'da verdiğimiz günlük aranın ardından, 18 saatlik tren yolculuğu bizi Guangzhou'ya getirdi. Trenden inip istasyonun dışına çıktığımızda bizi büyük bir kalabalığın yanısıra bir de sürpriz karşıladı; sıcak ve güneşli hava, anlaşılan yeterince güneye inmiştik. Çok vakit kaybetmeden otobüsle Hong Kong'un yolunu tuttuk. Shenzen körfezinde vize kontrollerinden geçip bir kez daha Çin'i terkettik. Özerk bir yönetim bölgesi olan Hong Kong'un merkezine doğru olan yolculuğumuz köprüler üzerinden devam etti. Otobüsten indiğimizde yine parıltılı ışıkların ve kalabalığın ortasındaydık. Kalacak bir yer bulmamız gerekiyordu. İnternetten bulduğumuz ilk hostelde yer yoktu. İkincisine doğru hareket ettik. Verilen adrese geldiğimizde büyük bir bina önünde yerel halktan olmadığı kolayca anlaşılan pek çok kişi bir anda etrafımızı sardı, aksanlarıyla rahatlıkla ayırt edilebilen Hintliler ve yerel kıyafetleriyle Afrikalılar... Kimi bize saat satmaya, kimi ise kendi oteline götürmeye çalışıyordu. Tarifteki hostel bu binanın 10. katındaydı. Ama pek uygun bir yere benzemiyordu burası. Vazgeçip binadan dışarı çıktık. Ancak pek fazla seçim şansımız yoktu, Hong Kong'daki yılbaşı kalabalığı zaten az olan otel sayısını çoktan doldurmuştu. Aynı binaya tekrar girdik, kalabalığa kulak asmadan asansörün yolunu tutup 10. kata çıktık. Asansördeki görüntü yeterince tezattı, renkli yerel kıyafetleriyle 2 Afrikalı ve sırtlarında çantalarıyla iki Türk. Hostelin kapısında bizi kısa boylu, gözlüklü, 50'li yaşlardaki hostel sahibi karşıladı, temel ingilizceyle anlaştıktan sonra bizi odamıza götürdü, bir kaç metrekareden büyük olmayan bir odada 2 yatak. Kalacak yer bulmuştuk yine, geceyi ünlü Hong Kong'lu yönetmen Wong Kar-Wai'nin Chungking Ekspres filmine konu olan meşhur Chunking Mansion'da geçireceğimizi ise sonraki gün öğrenecektik...

DSC_0267Hong Kong uzun yıllar boyunca İngiltere ve Çin arasında tartışmalar hatta savaşlar yaşanmasına sebep olmuş, 1997 yılı itibariyle de uzun zamandır sömürgesi olduğu İngiltere'den tekrar Çin'e bağlı özerk bir bölge haline gelmiş. Temelde 2'si ada 4 ayrı bölgeden oluşuyor. Bunlardan en dikkat çekicileri; Hong Kong adası ve Kowloon yarımadası. Hong Kong adası ışıltılı caddeleri ve göz alıcı gökdelenleri ile Hong Kong'un şaşaalı yüzünü, Kowloon ise hareketli ve kalabalık sokakları ile yerel yüzünü temsil ediyor. Hong Kong adası ve Kowloon arasında kalan ve Victoria limanı olarak adlandırılan küçük iç deniz ise bize Boğaziçi havası yaşattı, özellikle karşıya geçmek için kullanılan Hong Kong'un meşhur vapurlarında bir tek simit ve çay eksikti sanırım. Bu limanda her gece bir de ışık gösterisi yapılıyor, Hong Kong adası üzerindeki gökdelenlerin bazılarının katılımıyla yapılan ve "Işıkların Senfonisi" olarak bu gösteri Guiness Rekorlar Kitabına bile girmiş. Yine de boğazda özel günlerde yapılan ışık gösterileri daha güzel. Son zamanlarda bir de böyle bir huyumuz var, her şehri İstanbul'la karşılaştırıyoruz ve her seferinde İstanbul'u daha güzel buluyoruz. Taraf tutuyor olabilir miyiz ?

DSC_0330Hava karardığında yaşam iki yakada yine farklı şekilde akıyor, Kowloon'da öğleden sonra geç saatlerde kurulan gece çarşılarında insanlar alışveriş yapıp yemek yerken, Hong Kong adasında eğlence yeni başlıyor. Her zevke göre bir eğlence mevcut bu topraklarda. Hong Kong her ne kadar Çin'e bağlı özerk bir bölge olsa da burdaki yaşam hala İngiltere'ye ait gibi. Trafiğin soldan akması, tabelaların öncelikle İngilizce olması ve buraya özgü 2 katlı tramvaylar buranın Çin'den ne kadar farklı olduğunu anlamaya yeterli. Pasifik Okyanusu'nun kıyısında bulunan Hong Kong'un doğası da gayet güzel. Biz de kendimizi doğanın kollarına bıraktık son günümüzde ve Tai O Balıkçı Köyü'ne gittik. Lantau adasının batı kıyısında bulunan ufak bir köy. Köyün içine kıvrılan nehir üzerindeki tekneler ve balıkçı kulübeleri bu köyü özel hale getirmiş. Biz de köy etrafında uzun uzun dolaştıktan sonra güneşi balıkçı teknelerinin arasından denize bakarak batırdık. Sakin koyda tek gürültü yorgun günün ardından eve dönen balıkçılara aitti.

Yönümüzü şimdi batıya doğru çeviriyoruz, deniz kenarındaki Hong Kong'dan ayrılıp yavaş yavaş yukarı doğru tırmanmaya başladık bile. İlk hedef Guilin, bir kaç hafta içinde 5000 metreye kadar yükselip dünyanın çatısına ulaşmayı planlıyoruz. Hong Kong'da bulunduğumuz sürece bize eşlik eden güzel hava da yerini giderek soğuk havaya bırakacak. Güneşli havaya tekrar kavuşana kadar biraz sabretmemiz gerekiyor, dağlarda bulutlarla ve soğukla dans etmenin vakti yaklaşıyor...
Özcan
 
Gökdelenler Şehri, Şangay
DSC_1693Japonya'dan ayrılan feribot uçsuz bucaksız pasifik okyanusunda balıkçı gemilerinin arasından batan güneşe doğru yol alırken burada geçirdiğimiz ikinci gecede de uyumakta zorluk çekiyorduk. Çünkü futon denilen Japon tipi yer yatağında yatmak motor sesini sürekli beynimizde hissetmemize sebep oluyordu. Ne zaman daldım uykuya hatırlamıyorum ancak bir kez daha uykuda yakalandık yeni bir şehrin ilk saatlerine. Feribot gece pasifiği aşıp usulca Doğu Çin Denizi'nden Huangpu nehrine girmişti ve bizi 2 ay sonra tekrar Çin ile buluşturmuştu. Pencereden dışarı baktığımızda televizyonda görmeye alışık olduğumuz gökdelenlerle dolu bir manzarayla karşılaştık, burası Şangay'dı. Hemen terminal binasından dışarı çıkıp kalacağımız yerin olduğu bölgeye geldik. Bizi caddenin köşesinde Dinçer ve Evren karşıladı. Bahardan kalma bir günde sohbet ederek hep beraber eve doğru yol aldık. Müge evin kapısını sıcak bir gülümsemeyle açtığı sırada içeriden gelen yeni demlenmiş Türk çayının kokusu 5 aydır hasret kaldığımız pazar kahvaltısının haberini veriyordu. Son 2 gündür sadece hazır noodle yiyip ve yeşil çay içen bizler için ne güzel bir sürprizdi. Bu, Mola ailesinde verdiğimiz 2 hafta süren molamızın henüz ilk günüydü...

DSC_1819Yeni bir şehre geldik ancak içimiz hiç bu kadar rahat olmamıştı. Çünkü uzun süredir gelmemizi bekleyen Türk dostlarımız vardı Şangay'da. Dinçer, Müge, İlker, Evren ve Ömer. Daha biz gelmeden planlar yapılmıştı Şangay gezimiz ile ilgili. Burada bulunduğumuz süre içinde bizi Dinçer ve eşi Müge evlerinde ağırladılar. Özcan ile üniversiteden arkadaş olan Dinçer Şangay'ın rehberini yazdığından şehir ile ilgili hiçbir zorluk çekmedik. Dinçer'in eşi Müge sayesinde tadını unuttuğumuz bir çok Türk yemeğini tekrar hatırladık. 2 yıllık Hindistan tecrübesinden yararlanıp bir çok tavsiyeler aldık ayrıca. Bizimle o kadar ilgilendiler ki ilk hafta neredeyse hiç dışarı çıkmadık, daha çok evde kalıp PES oynayıp, çay içtik. Dışarı çıktığımız zamanlarda da bize genellikle Şangay belediye başkanı İlker ve Şangay muhtarı Evren eşlik etti. Şangay'ın 2.5 aylık çaylağı Ömer de bizimleydi elbette. Başka insanlar da tanıdık bu şehirde. Bangladeş'de yeni bir hayata hazırlanan cesur yürek Ezel ve yine artık Şangay'ın yerlisi olmuş Pınar ve eşi Savaş. Şangay'daki bu kalabalık Türk topluluğu ağzımızdan eksik etmediğimiz bir cümleyi bize tekrar telaffuz ettirdi. "Yahu bu Türkler her yerde kardeşim". İyi ki de öyle. Bu insanlar sayesinde Şangay'ı gezmekten çok Şangay'da 2 hafta yaşadık demek daha doğru olur. Bu bizim için çok önemliydi, gezimizin geri kalan kısmı için bize büyük motivasyon ve enerji sağladı. Hepsine tekrar teşekkürler.

DSC_00621800'lü yıllarda küçük bir balıkçı kasabasıyken İngiliz, Fransız ve Japon'lara tanınan ticari imtiyazlar ve coğrafi konumu sayesinde Şangay birden Asya'nın en büyük liman kentlerinden biri haline gelmiş. Ticaret ve finans merkezine dönüşen şehirde o günlerden itibaren hızla yükselen gökdelenlerin sayısı hala artmakta. Gökdelenlerin artması şehrin bulunduğu seviyeden bir kaç santim daha aşağıya inmesine sebep olmuş. Son yükselen gökdelenler teknolojinin sınırlarını zorladığı gibi tasarımlarıyla sanat kaygısını da taşır hale gelmiş. Bu binaların çoğunluğu "bund" olarak adlandırılan Huangpu nehri kıyısında bulunuyor. Şu anda inşa edilmekte olan Çin'in en yüksek binası yine bu bölgede yer alıyor. Şehrin ne kadar düzenli olduğunu anlamak için ise Japonlar tarafından inşaa edilen ve şu anda Şangay'ın en yüksek binası olan Dünya Finans Merkezi'nin 100. katından gözetleme yapmak yeterli. Bu yıl düzenlenen uluslararası expo fuarının Şangay'da yapılması da şehrin gelişmesindeki önemli etkenlerden biri. Metro ile ulaşım yine diğer şehirlerde olduğu gibi çok yaygın. Her yere metro ile ulaşmak mümkün. Şangay'daki ilk metro çalışmalarının İstanbul ile aynı zamanlarda başlaması ise düşündürücü. Restoranları ve dünyaca ünlü markaları barındıran ışıklı caddeler, sanat galerileri, tiyatrolar, müzeler ve gece hayatı. Burası daha önce bulunduğumuz hiçbir Çin şehrine benzemiyor. Hatta bazı trafik kuralları bile diğer şehirlerden farklılık gösteriyor. Bana Çin'de olduğumu inandıran tek şey etraftaki bisikletler ve Çinliler oldu. Ancak Şangay'da yaşayan oldukça fazla yabancı çalışan da var, yani "expat" lar. Asya'nın ticaret merkezlerinden biri olması ve şehrin sunduğu imkanlar bir çok yabancıyı şehre çekmiş.

Çin olurda Çin malı ürünlerden bahsetmek olmaz mı? Her türlü ürünün bire bir taklidinin satıldığı taklit market Şangay'ın görülmesi gereken yerlerinden. Biz Özcan'la Pekin'deki Çin malı ürün tecrübemiz sonrası bu tür yerlere mesafeli yaklaşıyoruz artık. Ancak buraya Türk'lerin fazlaca ilgi gösterdiğini anlamak mümkün. Satıcılardan birinin akıcı şekilde Türkçe konuştuğuna bile şahit olduk. Burada bir ürünün fiyatını sorarsanız kendinizi o ürünü almış olarak bulmanız çok olası. Ben Türküm beni kandıramazlar diyenler dikkat, Çinliler bu konuda bizden daha iyiler.

DSC_1974Havanın güneşli olduğu ilk hafta çoğunlukla evde vakit geçirirken, yağmur ve kar yağışının olduğu ikinci haftada ise şehri gezmeye karar verdik. Bund bölgesi vakit geçirmekten en keyif aldığımız yer oldu. Nehirin kahverengi suyuna gömülmüş, battı batacak dediğimiz gemileri gece ve gündüz izlemenin keyfi ayrıydı. Bund etrafındaki gökdelenler gündüz sis perdesinden ara ara yüzünü gösterirken geceleri etrafa yaydıkları rengarenk ışıklarla şehri ayrı bir havaya sokuyorlar. Dinçer'in tavsiyeleri sonucu Yuyuan Bahçesi, Jingan tapınağı ve Jade Buda tapınağı şehirde gördüğümüz diğer yerler oldu. Şangay etrafındaki şehirleri de günübirlik gezme fırsatı bulduk. Aslında bu şehirler Şangay'a çok yakın olmasa da hızlı trenlerle bu mesafeler oldukça yakın hale gelmiş durumda. Hatta bu hızlı trenler Japonya'da sık kullandığımız şinkansen kurşun trenlere göre çok daha hızlılar. Japonya'da tren hızı 200 km/h iken Çin'de bu rakam 350 km/h olduğunu gördük. Bu şehirlerden ilki Nanjing'di. Nanjing Çin'in eski bir başkenti. Çince de güney şehri anlamına geliyor. Burada ilk defa bir Konfüçyüs tapınağı görme fırsatımız oldu. Bir de iliklerimize kadar donma fırsatı. Diğer günü birlik şehir turunu da Hangzhou'ya yaptık. Burası daha çok yerli turistlerin uğrak yeri. Batı gölü olarak adlandırılan gölün manzarasına doyamadan şehirden ayrıldık. Bir de aklıma gelmişken söyleyeyim. Çin tiyatrosuna gitmeyi düşünürseniz önce bir kaç yıl Çince öğrenmekte fayda var, yoksa hiçbir şey anlaşılmıyor.

DSC_0167Artık kış geldiğini hissettirdi. Yılın ilk karı yağdı biz Şangay'dayken. Göçmen kuşlar misali güneye kaçma vaktimiz geldi. Tren şartları her ne kadar ağır olsa da, trenlerde olmak, yolda olmak güzel şey. Şu anda Şangay-Guangzhou trenindeyiz, 18 saat sürecek bir yolculuk. Guangzhou'da ara vermeden otobüsle Hong Kong'a geçeceğiz. Yaklaşık 2000 km kadar güneye inmiş olacağız. Önümüzde güney Çin ve Tibet var. Tibet hazırlıklarımızı Şangay'da tamamladık. Çünkü en alçak noktası 4000 metre olan Tibet'te hava şartları oldukça sert olacak. Başka Türlü Bir Şey yollarda olmaya devam edecek...
Fotoğraflar: Şangay, Nanjing, Hangzhou
ismail
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 2