Pasifik Okyanusu'nda Türk Esintisi, Busan
Çarşamba, 10 Kasım 2010 16:03
DSC_1146Sohbet devam ederken ince belli bardaklarımızdaki çay arka arkaya tazeleniyordu. Bir Türk lezzetli bir kebabın üstüne demleme çay ve sohbetten başka ne isteyebilir ki? İçeriye giren çıkan Türkler, duvardaki nazar boncukları ve çiniler... Ara ara kendimi Türkiye'de sanmama rağmen camdan dışarı her bakışımda karşıdaki ışıklı ve Kore alfabesiyle yazılmış tabelalar bana nerede olduğumu hatırlatmaya çalışıyordu ısrarla. Biz bu ikilemi yaşadığımız sırada Mehmet usta da anlatmaya devam ediyordu. 2002 Dünya kupası finallerinde bir Türk restoranının açılmasıyla başlamış Güney Kore hikayesi. 8 yıldır burada yaşıyor ve son 2.5 yıldır Türkiye'ye gitme fırsatı olmamış. Bir taraftan Türk insanına olan özlemini, bir taraftan da Malatya dağlarındaki kekik kokusundan bahsetti. Güney Kore'nin Pasifik Okyanusu kıyısındaki bu şehrinde küçük bir Türk restoranını buram buram memleket özlemi sardı...

DSC_1056İlk defa adını 2002 Dünya Kupası'nda duyduğum bu şehre gelebileceğimi o zamanlar hiç düşünmemiştim. Ne kadar uzaktı Güney Kore ve de Busan İstanbul'a. Oysa buradaki dünya haritalarının tam ortasında Avrupa değil uzak doğu yer alıyor. Bu defa ben mi uzaktayım yoksa İstanbul mu bana uzak karar veremedim. Her ne kadar iki şehir birbirine bu kadar uzak görünse de Türk rüzgarının en çok estiği şehir Busan oldu bugüne kadar. Zaten şehre ayak basmamızla başladı herşey. Busan'da kaldığımız sürede bizi Güney Kore'li Rachel ağırladı. Onun da yolu yakın bir zaman önce Türkiye'ye düşmüş değişim öğrencisi olarak ve 5 ay İstanbul'da yaşamış. Şehre geldiğimiz saatlerde evinde olmamasına rağmen anahtarını bırakıp bize ne kadar güvendiğini belli etti. Kendi başımıza geldiğimiz bu tipik Kore evinde kapıyı açar açmaz Türkiye'yi hatırlatan bir çok eşya ile karşılaştık. Duvardaki nazar boncuğu ve Türkiye haritası, Çaykur marka Türk çayı, ince belli bardaklar, Tadım çekirdek bunlardan bazıları. Türkiye ve Güney Kore üzerine konuştuk uzun uzun, kimi zaman bir Kore sofrasında kimi zaman da bir Türk sofrasında.

Türk insanının kanı kaynayıverir deniz gördüğü zaman. Bize de öyle oldu okyanus kokusunu alınca Busan'da. Soğuk havaya aldırmadan hemen paçalarımızı sıvayıp suya koştuk Haeundae plajında şehre geldiğimiz ilk gün. Boş plajda dalgaların kıyıya vurmasını izledik saatlerce. Gwangan köprüsünün arkasından güneşin ışıkları zayıflarken köprünün ışıkları aldı yerini. Bir bardak acı çayımız olsaydı Çengelköydeyiz diyecektim, tamam Vaniköy de olur... Deniz, okyanus olunca su ürünleri de bol oluyor. Merak ettik yarım günümüzü balık pazarını turlayarak geçirdik. Hamsi veya palamut görmeyi ummuyorduk ama bu kadar farklı deniz canlısının yenilebildiğini de bilmiyordum. İnsanlar buradaki canlı deniz ürünlerden alıp eve götürebiliyor veya bazı satıcılar orada pişirip insanlara Soju(Kore içkisi) balık yapma imkanı veriyorlar.

DSC_1435Busan'daki önemli noktalarımızdan biri Birleşmiş Milletler Anıt Mezarlığı oldu. Kore savaşında hayatını kaybeden askerler anısına yapılan bu anıt mezarlıkta Türkiye'ye büyük bir alan ayrılmış durumda. Bu alanda her bir askere ait adının ve rütbesinin yazılı olduğu bir anıt mezar taşı bulunuyor. 2500'e yakın mezar taşının 462 tanesi Türk askerine ait. Belki de bu yüzdendir tanıştığımız her Korelinin "biz kardeşiz" lafı. Sessizliğin hakim olduğu bu mezarlıkta Türk şehitleri adına yazılmış şiir buradaki duyguyu anlatmaya yeter sanırım

DSC_1301Güney Kore'de bir çok insan Budist inançlara sahip. Busan'daki Geunjeong dağına inşa edilen 1300 yıllık Beomeosa tapınağı aktif olarak kullanılıyor. Genellikle tenha olduğunu öğrendiğimiz bu tapınaktaki ziyaretçi sayısı biz tapınaktayken oldukça fazlaydı. Bunun da sebebi, Korelilerin söylediklerine göre yakın zamandaki üniversiteye giriş sınavları. Çocuklarının sınavda başarılı olması için dua eden Koreli anneler tapınağı doldurmuş durumda. Bazı anneler keşişin söylediği ezgiler eşliğinde yere eğilip kalkarak dua ederken bazıları ise meditasyon yapmayı tercih ediyordu. Sonbaharın renkleri düşmüş ağaçlara, güneşin zayıf ışıkları ısıtmaya yetmiyor. Bu sonbahar manzarasını ve Pasifik okyanusunu daha tepeden görmek için tapınağın bulunduğu bölgeden 2 km türüyüşle dağın zirvesine çıkıyoruz. Biz zirveye çıkarken Koreliler ise çoktan aşağıya iniyordu. Güney Kore'de belli bir yaşın üzerindeki insanların en büyük hobisi dağlara tırmanmak. Bu insanları ilk gördüğünüzde Evereste tırmanmaya gidiyor diye düşünebilirsiniz çünkü gerekli bütün malzemelere sahip hepsi de. Mesela her iki elde özel yürüyüş çubuğu, eldivenler, özel ayakkabılar, pantalonlar, şapkalar... Tepeye ulaşmak biraz zor oldu ancak manzara görülmeye değer. Güneşi bir de bu tepeden batırdık Busan'da.

Gezimiz sırasında zaman zaman yolumuz Türkiye'den dostlarla kesişiyor. Daha önce Moskova'da buluştuğumuz Engin'i kıskanan Özcan'ın askerlik arkadaşı Serhan'ın iş seyahatı üçümüzü buluşturdu Busan'da. Umarım daha çok insan kıskanır bu buluşmaları, biz de daha fazla kişiyle buluşuruz yollarda.

Busan Güney Kore'deki son noktamız. Yine bize yol göründü, artık yeni bir ülkeye, dile, kültüre doğru feribotla yol alıyoruz. Yoksa demir almak mı deseydim? Gideceğimiz yer uzak değil, hemen şu karşısı, Japonya. Ahn nyoung haseo Güney Kore, seni özleyeceğiz.
ismail
 
We Are Brothers (Biz Kardeşiz), Seul
Pazartesi, 01 Kasım 2010 17:00
DSC_0834Kapatin gozlerinizi... bir şehir hayal edin... her köşesine metroyla ulaşabildiğiniz, havalimanlarına, otobüs ve tren garlarına rahatlıkla gidebildiğiniz. sadece metro için değil, taksi dahil her turlu ulaşım aracının yanı sıra telefon etmek için bile kullanabildiğiniz bir para sistemi olsun. Işıklı tabelaların süslediği caddelerinde en ufak bir güvenlik sorunu olmasın, öyle ki etrafta polis bile bulunmasın. Şehrin içindeki parklarda ya da nehrin kenarında günün her saati insanlar spor yapsın, bisiklete binsin, teknoloji sürekli halkın hizmetinde olsun. insanlar birbirine hep kibar davransın, bu bir erdem olarak yaşayanların köklerine işlemiş olsun. Tüm aile modern stadlarda futbol maçlarına gidebilsin, maçlarda bırakın polisi, herhangi bir güvenlik görevlisi olmasın. yaşlı insanlar eve kapanmasın, alsınlar çantalarını sırtlarına, dağlara çıksınlar, dere tepe gezsinler. sonra içinizden "tam yaşanacak şehir" diye geçirin... bu hayalin gerçek olabileceğini Seul'de anlıyorsunuz işte. Tamam, Boğaz yok, çay bulmak zor, yemekleri Türk yemeklerinin yerini tutamaz, futbol maçları da fazla dostça ama olsun yine de yaşanacak şehir burası...

DSC_0439Xian'dan yola çıkan trenimiz Çin'in kuzeydoğusundaki modern liman şehri Qingdao'ya varmak üzereydi ve biz hala uyuyorduk. Yolculuklara alışmaktan olsa gerek 23 saatlik yolculuk çabuk geçmişti yine. Trenden indiğimizde gözlerimizi ovuşturuyorduk, akşam 5'deki feribota binmeden önce biletimizi alıp birşeyler yemek için bir kaç saatimiz vardı. Biraz zor da olsa Uluslararası Feribot Terminali'ne geldik. Gişedeki görevli önce pasaportlarımızı inceledi, sonra da başka bir arkadaşını çağırdı. Aralarında biraz konuştuktan sonra bize bilet satamayacaklarını, Güney Kore'ye uçakla gitmemizin daha uygun olacağını söylediler. Buna sebep olarak ise Incheon'daki sınır kontrollerinin çok sıkı olması ve bizim ülkeye alınmamamız durumunda gemide kalma ihtimalimiz gösteriliyordu. Çünkü Çin vizemiz de sona ermiş olacaktı ve böyle bir durumda biz her iki ülkeye de giremeyecektik. Israrla Güney Kore'nin Türk vatandaşlarından vize istemediğini ve girişimizin reddedilmesi gibi bir durumun söz konusu olamayacağını anlattık. Bu şekilde başlayan tartışma yaklaşık 2 saat sürdü. Önce sorumlu müdür daha sonra da bir üst müdür tartışmaya dahil oldu. Her zamanki gibi gözler yine üzerimizdeydi. Yine bir huzursuzluk ve yine aynı yabancılar. Sonunda Güney Kore'ye girişimizin reddedilmemisi durumunda tüm yolculuk masraflarının yanı sıra ceza masraflarını da karşılayacağımızı belirten bir belge imzalayarak bilet almayı başardık. Bunda şirketi Türk konsolosluğuna şikayet edeceğimizi söyleyememizin ne kadar etkisi var bilinmez. Feribota doğru ilerlerken sorumlu müdür bize gülümseyerek "umarım bir daha karşılaşmayız" diyordu. İsmail'in pasaportunun cildindeki yırtığı ise bu sırada farkettik, tartışma sırasında zarar görmüş olmalıydı. Güney Kore'ye alınmamamız için bir sebep vardı artık.

Bizi Incheon'a götürecek olan New Golden Bridge V feribotu hem yük hem de yolcu taşıyan dev bir gemiydi aslında. 46 kişiyle beraber kalacağımız kamaramızdaki yataklarımıza yerleşip güverteden denizi izlemeye koyulduk. Sonradan Qingdao'da İngilizce öğretmenliği yaptığını öğrendiğimiz ve vizelerini yenilemek için Güney Kore'ye giden Macar çift dışında gemideki tek yabancılar bizdik. Saatler ilerleyince gemideki insanların çoğu yavaş yavaş uyumaya çekilirken geceleri ayakta olmayı seven biz hala gemide dolanıp denizi izliyorduk. Gemi Incheon'a yanaşmak üzereyken yine apar topar uyanmamız ve yataktan fırlamamız da bu sebepten olsa gerek. Güverteye çıkıp dışarı baktığımızda yüksek binaları ve geniş limanı ile Incheon ayaklarımızın altındaydı. Gemideki görevlilere "Birazdan görüşürüz" diyerek ülkeye giriş işlemleri için sınır kontrollerine yöneldik. Bakalım Güney Kore'ye girebilecek miydik yoksa Çin'e geri mi dönecektik ?

DSC_0501İsmail kısa bir süre içinde kontrollerden geçti. Hemen arkasından ben görevlinin karşısına geçtim. Görevli pasaportumu incelerken ben arkamdaki kuyruklara bakıyordum. Bana bakarak gülümseyen onlarca Koreliyle de bu sırada gözgöze geldim. Qingdao'daki vize işlemlerinde görevlilerin beni sırada önlerine geçirmelerine rağmen bana gülümseyerek bakan da bu kalabalıktı. Buralarda bir gezgine rastlamak ilginçti anlaşılan. Ülkeye giriş işlemleri bir iki soru dışında sorunsuz geçti. Zor da olsa Güney Kore'ye ayak basmıştık.

1910'daki Japon işgalinin ardından 35 sene boyunca Japon kolonisi olarak kalan Kore yarımadası 2. dünya savaşında A.B.D. ve S.S.C.B.'nin Japonya'yı mağlup etmesinin ardından bu iki ülke tarafından tam olarak ikiye bölünmüş. 38. paralelin kuzeyinde kalan kısım S.S.C.B.'deki komünist yönetim tarafından tüm dünyaya kapatılırken A.B.D. destekli Güney Kore ekonomik ve teknolojik anlamda dünyaya açılmış. Aslında köken ve kültür olarak birbirinden hiç farkı olmayan iki ülke bu şekilde doğmuş ve geride kalan zaman içinde ayrı kutuplara doğru ilerlemiş. Kuzey Kore'de diktatörlüğe kayan rejim ve askeri yatırımlar ekonomik olarak da fakirliğe yol açarken, Güney Kore kuzeydeki kardeşine nispeten daha sınırlı kaynaklara sahip olmasına rağmen dünyanın en büyük 12. ekonomisi haline gelmiş. Şimdilerde de Güney Kore modernliği ve huzuru ile göz kamaştırıcı bir yaşama sahip, Kuzey Kore ise dünyanın büyük kısmı için hala kapalı kutu.

DSC_0711Incheon, Güney Kore'nin en büyük 4. kenti. Sahilleriyle ve büyük bir adanın üzerindeki uluslararası havalimanı ile meşhur. Ve tabi bu adayı karaya bağlayan 24 kilometrelik köprüsüyle. Biz Incheon'da çok oyalanmadan asıl hedefimiz Seul'e yöneldik. İlerleyen günlerde Incheon'u gezmek için ayrıca bir günümüzü harcayacaktık zaten. Güney Kore'nin başkenti Seul'ün nüfusu 10.000.000'un üzerinde. Işıklı tabelalarla dolu sokaklara ve neşeli kalabalığa şehrin pek çok yerinde rastlanabiliyor.(Bir de güzel kızlara) A.B.D.'nin ülkedeki etkisini anlamak rahatlıkla mümkün. Ülkedeki 1 numaralı sporun beyzbol olması, sadece Seul'de 50.000 yabancı kökenli İngilizce öğretmeni bulunması ve sokaklarda bol bol kahve ya da fast-food zincirlerine rastlamak tesadüf değil. Çin'de gözümüze çarpan mütevazı yaşam burda yerini daha çok Batı kültürünün etkisine bırakmış. Metroda bile insanların elinden düşmüyor cep telefonları, pek çok kişi ya oyun oynuyor ya da televizyon seyrediyor.Ama bu Güney Koreli'lere eskiden gelen köklerini de unutturmamış. İnsanlar fazlasıyla yardımsever ve kibarlar. Öyle ki sırtınızda çantanızla 10 saniye duraksayınca hemen biri yanınıza gelip "Yardımcı olabilir miyim?" diye soruyor hatta elinizden paranızı alıp sizin için metro bileti bile alabiliyorlar. Başka birine herhangi bir şey uzattığınızda mutlaka iki eliyle alıyor ve eğilerek selam vermeyi kesinlikle unutmuyorlar, bunu 2-3 yaşındaki küçük çocuklarda bile görmek mümkün. Küçük çoçuklar demişken Seul'deki küçük çoçukların müthiş sevimli olduklarını da belirtelim. Bazıları biz onlara bakınca ya da ilgi gösterince korkarak ağlamaya başlasa da anne ve babalarının yönlendirmeleriyle el sallayanlar, konuşmaya çalışanlar da yok değil.

Şehirdeki metro ağından tekrar tekrar bahsetmek gerekiyor. Pek çok ayrı hattan oluşan ve hemen hemen Seul'un tamamını kaplayan hatta Incheon'a ulaşan bu ulaşım ağı yaşamı gerçekten çok kolaylaştırıyor. Gittiğimiz pek çok şehirde yazdığımız yazıdan bundan pek çok kez bahsettik ama tekrar tekrar söyleyelim. Gerek şehir içi gerekse şehirler arası raylı ulaşımın gelişmişlik derecesi bir ülkenin gelişmişlik derecesiyle adeta paralel. Umarım günün birinde biz de İstanbul'da hatta tüm Türkiye'de bu kadar rahat ulaşım imkanına sahip olabilelim.

DSC_0931Güney Kore'de bir Türk olmak ise gerçekten apayrı bir deneyim, nereli olduğumuzu soran Korelilerin çoğu Türkiye cevabını duyduktan sonra önce "We are brothers (Biz kardeşiz)" diyor sonra da bu bilgiyi arkadaşlarını çağırarak onlarla paylaşıyor. Sonrası ise bir çok el şıkışma ya da sarılma olarak devam ediyor, hatta size birşeyler ısmarlamaya kadar gidebiliyor. Gerek 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan Kuzey Kore - Güney Kore Savaşı'da Türkiye'nin Birleşmiş Milletler çatısı altında ülkeye yardımları, gerekse 2002 Dünya Kupasında yaşanan renkli görüntüler Türkiye'ye sempatiyi oldukça arttırmış. Öyle ki bu yüzden internet üzerinden canlı olarak Seul sokaklarında yayın yapan iki gencin konuğu bile olduk. Gezimiz ve Türkiye hakkında güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Şehirdeki en renkli yerler Hongik Üniversitesi'nin bulunduğu Hongdae, genellikle yabancıların yaşadığı ve Güney Kore'den çok Ortadoğu'da bir şehrin sokaklarını andıran Itaewon ve lüks, pahalı caddeleriyle Gangnam. Bu bölgelerde yüksek binaların ve sokaklardaki ışıltının arasında kurutulmuş mürekkep balığı ya da ahtapot satan sokak satıcılarına da rastlayabilirsiniz. Norebang ya da bilinen adıyla karaoke en favori eğlence biçimi. Biz de kendimizi bir akşamın sonunda böyle bir eğlencede bulduk. Bir restoranda yemek sipariş etmek için yardımlarını istediğimiz iki Koreli amca bizim Türk olduğumuzu öğrenince masamıza konuk oldular ve yemek sonrasında bizi eğlenmeye davet ettiler. Bu davet biçimi "No-re-bang no-re-bang" biçiminde bağırarak olmuş olsa da iki Koreli amcayla şarkı söylemek ilginç bir deneyimdi. Hemen belirtelim, Güney Kore'de önemli iş toplantılarında sonra bile hep beraber Norebang'a gidilebiliyor. Olur da Seul'de bir toplantıya katılırsanız gün içinde sunum yaptığınız iş adamıyla aynı akşam kravatlar kafanızda şarkı söylerseniz şaşırmayın.

DSC_0747Kore'de yerel yemek çeşitleri de gayet zengin. Kore barbeküsü olarak bilinen ve lavaş yerine yaprak ya da marul kullanılan ocakbaşı olarak nitelendirebileceğimiz bir yemek kültürünün yanı sıra bol acılı lahana turşusu olarak tarif edebileceğimiz kimchi de popüler yemekler arasında. Canlı ahtapot yemek de popüler ama bizim farklı yemek deneme limitimizin biraz uzağında kalıyor malesef. Bunun yanı sıra Türk restoranlarına rastlamak hatta bu restoranlarda 16-17 sene önce aynı takımda beraber futbol oynadığınız kişilere rastlamak da mümkün. Dünya böyle küçük işte, Karabük nere, Seul nere. Tabi bir de Gürkan var, İstanbul'dan bisikletiyle yola çıkan ve şimdilerde Güney Kore'ye ulaşan Gürkan'la Seul'de buluşma şansımız oldu. Anlaşılan dünya sandığımızdan da küçük.  

Yolumuz şimdi Güney Kore'nin güneydoğusundaki Busan'a gidiyor,Güney Kore'yi bir ucundan diğerine kat ediyoruz. Tren koltuğuna oturunca uyumayı alışkanlık haline getiren İsmail çoktan uykuya dalmış durumda. Seul'den ayrılmadan önce bizi son derece güzel ağırlayan Alex'e, arkadaşları Jack ve Hannah'a tekrar teşekkür edelim. Sonra bir selam da beni kıskanıp Mısır yollarına düşecek olan sevgili kardeşim Özlem'e ve ona engel olamayan, üstelik suçu bana atan sevgili ağabeyim Özkan'a gönderelim. Yolculuk devam ediyor, Başka Türlü Bir Şey yollardan yazmaya devam edecek...

Özcan