Hayallerin Şehrinde Hayallerden Uzakta, Tokyo
Pazartesi, 06 Aralık 2010 07:34
DSC_0851Tokyo Merkez İstasyonu'nun geniş kapısını geçip ağır ağır dışarı çıktık. Saatler geceyarısını gösterirken Japonya'nın meşhur başkentine ulaşmıştık ama kalacak yerimiz yoktu. Elimizdeki tek bilgi, bu tür durumlarda 24 saat açık internet veya kitap kafelerde de kalınabileceğiydi. Sırtımızda çantalarımızla sokaklarda dolaşmaya başladık. Işıklı caddeler cumartesi akşamının eğlence arayan misafirlerini ağırlıyordu. Bizse bu görüntüye tezat şekilde ordan oraya dolanıyorduk, tek istediğimiz eğlence değil, biraz uykuydu. Sırtımızdaki çantalar her geçen saniye biraz daha ağırlaşıyordu. Ümitsizliğe kapılıp banklara doğru bakarken aradığımız türde bir yer gözümüze çarptı. Bir binanın 6. katındaki internet ve kitap kafe. Hızlı adımlarla yukarı çıktık, kapıda bizi karşılayan görevliye derdimizi "internet, uyku" kelimeleriyle anlattık. Doğru yere gelmiştik, boşta olan son iki kabin bizimdi. Raflarda manga kitaplarla dolu koridorları geride bırakıp kabinlerin olduğu bölüme geldik. Bize ayrılan kabinler dışında bütün kabinlerin önünde birer çift ayakkabı vardı. Kapısı açık iki kabinin içlerinde ise bir televizyon, bir bilgisayar ve yer yatakları. Nihayet uyuyacak bir yer bulmuştuk...

Bu tür kafeler Tokyo'da çok yaygın ve 24 saat boyunca açık. Misafirleri arasında son treni kaçırıp eve gidemeyen insanların yanı sıra kendine özel zaman ayırmak isteyenler de var, kimileri kitap okuyor, kimileri internette geziniyor. Günlerini son derece yoğun şekilde çalışarak geçiren Japonlar için bu tür yerler kendileri ile başbaşa kalabildikleri bir nevi sığınak adeta.

DSC_0907Tokyo çevre mahalleleriyle beraber toplam 34 milyonluk nüfusa sahip dev bir metropol ve Japonya'nın diğer şehirlerine göre çok daha farklı bir kültüre sahip. Tokyolular, %75'i dağlık olan ve yaşam alanları çok kısıtlı olan bir ülkenin başkentinde yaşamanın bedelini çok çalışarak ödüyorlar. İşte bu yüzden metroya bindiğimizde gördüğümüz insanların büyük çoğunluğu ya uyuyor ya da kitap okuyor, kısacası metrodaki vaktini yine kendine ayırıyor. Kalanların ise cep telefonları ile oynadığını söylemeye gerek yok sanırım.

Coğrafi kısıtlılıkların Tokyo'daki yaşamı ne denli etkilediğini görmek çok zor değil. Alan kısıtlı, tarım yapılamıyor, hayvancılık yapılamıyor, temel yemek ögesi deniz ürünlerine kaymış durumda, Japonya'nın okyanusun ortasında bir adalar topluluğu olmasının en büyük faydası bu olsa gerek. Yaşam çok pahalı. Tokyo'ya ait pek çok şeyi pahalı yaşama bağlamak mümkün. İnsanların büyük çoğunluğu küçük evlerde yaşıyorlar, zamanlarının büyük kısmını çalışarak geçiriyorlar. Yazları 5 kışları sadece 3 gün izin kullanıyorlar. Dünyadaki en yüksek intihar oranının Japonya'da olması bir tesadüf mü ? Biz de pahalı yaşama karşı en iyi şekilde korumaya çalıştık. İnternet kafe dışında bir gecemizi Tokyo'da yine çokca bilinen kapsüllerde yatarak geçirdik, yani sadece bir kişinin yatay olarak sığabildiği küçük odalar topluluğu. Çok da mantıksız değil aslında, İstanbul'da böyle bir yer açılsa iş yapabilir sanki.

DSC_1031Pahalı yaşama karşı bir önlemimiz de daha önce bahsettiğimiz 100 Yen dükkanlarını kullanmak oldu. Mümkün olduğunca alışverişlerimizi burdan yaptık ve yemeklerimizi kendimiz hazırladık... Tamam, tamam İsmail hazırladı, ben sadece bulaşık yıkadım. Tabi böyle bir önlem almamız Tokyo'nun en bilinen yerlerinden biri olan Shibuya'daki Türk kebapçısına gitmediğimiz anlamına gelmez. Bu kebapçıda 6 sene önce Türkiye'den ayrılarak Japonya'ya yerleşmiş Aksaraylı Japon yemeği ustasıyla karşılaşmayı nasıl tarif edebiliriz, bilmiyorum. İstanbul'da bir Japon restoranı açıp mutfağın başına onu getirmek de fena fikir değil aslında. Bunu yazalım bir yere. Buralara kadar gelmişken elbette suşinin de tadına bakmamak olmazdı. Ortasında aşçıların kendi elleriyle hazırladıkları suşilerin masanın çevresindeki bir platform üzerinde döndüğü ve müşterilerin de istedikleri çeşitteki suşiyi platform üzerinden alarak yiyebildiği bir suşi restoranına gittik. Diğer müşteriler toplamda 2-3 tane yedikten sonra kalkarken bizim 5'er tane yedikten sonra kalkmamız aşçıları biraz şaşırttı ama olsun. Bunu da yazalım, döner platformdan suşi, bu da iyi fikir.

DSC_0948Tokyo'nun en dikkat çekici yönü bol ışıklı caddeleri ve kalabalığı, bunu en iyi görülebileceği yer de Shibuya. İnsanların karşıdan karşıya geçerken oluşturduğu keşmekeşle meşhur bu bölge aynı zamanda Japon genç kızlarının moda merkezi Shibuya 109'a da ev sahipliği yapıyor... Hayır biz gitmedik oraya, biz niye gidelim ki... Shibuya'nın tam ortasındaki meşhur kahve zinciri ve sokak aralarında çokca görülebilen fast food zincirleri ise Japonya'daki Amerikan etkilerine iyi bir örnek teşkil ediyor. Bizi Japonya'da en çok şaşırtan bu etki oldu sanırım. Şehrin diğer önemli bölgeleri ise alışveriş merkezleri ve gece yaşamı ile meşhur Roppongi, ışıklı caddeleri ve henüz piyasaya çıkmamış modelleri deneyebileceğiniz Sony Building'e ev sahipliği yapan Ginza, Tokyo'nun tarihi yüzü Asakusa ve günde 2 milyon kişinin kullandığı, dünyanın en kalabalık ve büyük tren istasyonuna sahip Shinjuku. 45. katından doyumsuz bir Tokyo manzarasının ücretsiz olarak izlenebileceği     Tokyo Büyükşehir Belediye Binası'da Shinjuku yakınlarında bulunuyor. Tren istasyonunda kaybolunmaması durumunda çok rahat bulunabilir.

Japonların manga kültürüne ayrı bir paragraf açmak gerekiyor, daha doğrusu manga çılgınlığı demek daha doğru. Akihabara bu çılgınlığın merkezi olarak kabul edilebilir. 5-6 katlı oyun salonları, elektronik eşya satan dükkanların yanı sıra Akihabara'yı önemli kılan özellikleri; garsonların hizmetçi kılığında giyinip müşterilere bu şekilde davrandığı kafeler ve tabi ki manga satan kitap dükkanları. Japonya'dan tüm dünyaya yayılan ve nedendir bilinmez genelde karakterlerin Japonların aksine büyük gözlü olduğu bu romanlar adeta yok satıyor. Naiflikleri ve yardımseverlikleri ile bilinen Japon toplumunun istediği herşeyi yapabilen bu hayali karakterlere düşkünlüğü gerçekten ilginç. Olmak istedikleri karakterleri romanlarda arıyor olabilirler mi ?

DSC_1361En çok ilgimizi çeken yerlerden biri de Tsukiji Balık Çarşısı oldu. Dünyanın en büyük balık çarşısı olarak kabul edilen bu merkez Tokyo Belediyesi tarafından yönetiliyor. Balıkçılarla toptancılar, restoran sahipleri ya da balık tüketicileri arasındaki köprü bu merkez aracılığıyla kontrol ediliyor. Çarşının adeta kendine has bir kültürü var, dünyanın dört bir yanında gelen yüzlerce balık çeşidi, babadan oğula geçen dükkanlar, çalışanların kendi aralarında kullandığı şifreli dil ve burada icat edilen, geniş direksiyonlu, tek ön tekerlekli taşıma araçları bu kültürü açıklamaya yeterli olsa gerek. Tokyo'da ezilme tehlikesi geçirebileceğiniz tek yer burası sanırım. Çarşının en dikkat çekici özelliklerinden biri de sabah 05:30'da yapılan orkinos açık arttırması. Balıkçılar tarafından getirilen boy boy orkinoslar geniş bir zemine diziliyor, numaralandırılıyor, daha sonra alıcıların incelemesi için vakit verildikten sonra açık arttırma başlıyor. Beğendiği balığı ilginç bir açık arttırma sonucu alan toptancılar hızlı bir şekilde balığı kendi müşterisine iletmek için çalışmaya başlıyor. Sabahın çok erken saatlerinde başlayan bu taze balık koşuşturmacası akşama dek sürüyor. Temel yemek maddesi deniz ürünleri olan Japon toplumu için taze balık büyük önem taşıyor. Öyle ki yeni tutulan balığın müşteriye iletildiği süre içinde taze kalması için burda bir kesim yönetmi geliştirilmiş. Kısacası balığın sinir sistemini devre dışı bırakma ya da balığı felç haline getirme olarak tanımlayabileceğimiz bu yöntem bize ve pek çoklarına göre vahşet anlamına gelse de Tsukiji sakinleri için kaliteli servis en önce geliyor. Arkada bıraktıkları vicdanları içinse çarşı içinde deniz canlılarına adanmış bir tapınak var. Sabahın 6'sında çarşı içinde bulunan sushi restoranlarının önündeki kuyruk, taze balık düşkünlüğünün başka bir işareti. Bizim sabahın erken saatlerinde açık arttırmayı izlemek için çarşıya gelip, yolumuzu kaybettikten sonra kendimizi ziyaretçilere kapalı olan toptancılar arasında bulmamız ve tüm işlemleri yerli yerinde görmemiz ise bizim şansımız diyelim.

Bu arada Tokyo'dayken bir sonraki durağımız Çin vizesine de tekrar başvurma şansımız oldu. Vize işlemlerinin yurtdışında Türkiye'ye göre ne kadar kolay olduğunu bir kez daha gördük. Ne banka hesapları, ne rezervasyonlar, ne çalışma belgeleri, bir kez daha bir fotoğraf ve yolculuk biletimiz vizeyi almamıza yeterli oldu. Keşke hic vize almadan çıksaymışız yola, İstanbul'da bir sürü vizeye bir sürü para verdiğimizi düşününce hayıflanmamak mümkün değil.

DSC_1638Tokyo dışına yaptığımız günübirlik seyahatler de oldu. Doğası, tapınakları ile ünlü Pasifik Okyanusu'nın hemen yanında bulunan Kamakura ve Fuji dağı'nı en net görebileceğimiz nokta olduğunu düşündüğümüz Hakone bunlardan ikisi. Her ne kadar bulutlar bize engel olduğundan Fuji'yi göremesek de, dağa çok yaklaştık diyebiliriz. Adeta görmüş kadar olduk... Tamam, tamam, hiçbirşey göremedik ve koca gün de boşa gitti. Üstelik az daha Osaka otobüsüne geç kalıyorduk. Metroda koşturan iki sırt çantalı Tokyolular için ilginç olabilir ama bize sadece yorgunluk ve nefes darlığı ifade ediyor.

Şu anda bizi Şangay'a götürecek olan 45 saatlik gemi yolculuğumuzun ilk gecesini yaşıyoruz. Her ne kadar Japonya'da bulunduğumuz süre içinde hava çok güzeldiyse de artık daha sıcak olduğunu umduğumuz güneye doğru yönelmenin vakti geldi. Gemimiz dalgalı Japon iç denizi'nde yoluna devam ediyor, ana ada Honshu'yu iç ada olarak bilinen Shinsoku'Ya bağlayan köprüleri birer birer arkamızda bırakıyoruz. Yarın yolumuza Pasifik Okyanusu'nda devam edeceğiz.

Bu arada İstanbul'da alt katında bizim Aksaraylı ustanın şeflik yaptığı döner platformlu bir sushi restoranı olan, bir üst katında manga kitapları satılan, en üst katında ise kapsül yatakları olan bir kompleks açmak hiç fena fikir değil sanki. Adını da Başka Türlü Bir Şey Eğlence ve Yaşam Merkezi koyarız, süper olur...
Özcan
 
Japonya'da Sonbahar, Kyoto
Salı, 30 Kasım 2010 06:51
DSC_0530Sokağa açılan büyük ahşap kapıdan içeri girdik. Tapınağa doğru yaklaştıkça içeriden gelen çan ve ilahi sesleri giderek arttı. Issız avlunun ortasında yanan tütsülerin dumanı genzimi hafiften yakmaya başlarken durup etrafıma baktım. Bahçedeki akçaağaçların tamamen kırmızıya bürünen yaprakları ilahinin eşliğinde süzülerek yere düşüyordu. Sonbaharın haberini bu defa Japonya'nın mistik şehri Kyoto'da aldık.

DSC_0235Son yıllarda adı sıkça uluslararası bir anlaşma ile anılıyor bu şehrin, Kyoto protokolü. Ancak bundan sonra şehirin adı telaffuz edildiğinde zihnimde çok daha farklı şeyler canlanacak. Tapınaklar, zen bahçeleri, sonbaharın renkleri, japon balıkları ve geyşalar... Eski ABD başkanı Roosvelt yönetimi sırasında savaş sekreterliği görevini yapan Henry L. Stimson'ın ısrarları sonucu  Kyoto 2. dünya savaşında bombalanmaktan kurtulmuş bir şehir. Bu yüzden Kyoto Japonya'nın adeta kültür ve tarih başkenti durumunda. Dünya miras listesindeki eserlerin 14 tanesini barındırması bunu kanıtlar nitelikte. Tarihi mirasların iyi bir şekilde korunmasının yanında şehirde modern yapılar da mevcut. Kyoto tren istasyonu modern yapısıyla yalnızca bir istasyon değil mimari bir eser konumunda. Japonya'nın Kansai bölgesinde bulunan bu şehrin etrafı dağlarla çevrili ve bu dağların eteklerinde bir çok tapınak bulunuyor. Şehir merkezinde de tapınaklara rastlamak mümkün. Geceleri de açık olan ve fenerlerle aydınlatılan Yasaka şinto tapınağı bunlardan bir tanesi.

DSC_0437Kiraz ağaçlarının çiçek açtığı ilkbahar ve ağaçlardaki sarı, kırmızı renklerin şehri sardığı sonbahar mevsimi Kyoto'da bulunmak için en güzel zamanlar olarak biliniyor. Bu yüzden şehirde yerli ve yabancı turistlerin sayısı oldukça fazlaydı. Kyoto'daki irili ufaklı yüzlerce tapınağının en ilgi çekenleri filozof yolu olarak adlandırılan bir yol üzerinde bulunuyor. Biz de güneşli bir sonbahar gününde bu yol üzerinde ilerleyip tapınaklardan bazılarını gezdik. Bu tapınaklardan meşhur olanları ziyaretçi akınına uğrarken aradaki küçük tapınaklara pek ilgi yoktu ancak biz bu tapınaklarda da vakit geçirmeyi tercih ettik. Şehirdeki tapınaklardan bir kısmı budist veya şinto tapınağı iken bir kısmı da zen öğretisine ait tapınaklar. Zen felsefesi Budizmin iki ana dalından biri olan Mahayana Budizminin okulu olarak biliniyor. Bu tapınaklarda öğrenciler meditasyon yoluyla Buda doğasını kendi içlerinde keşfetmeyi ve tamamen aydınlanmış bir Buda olmayı amaçlıyorlar. Zen tapınaklarında küçük taşlardan oluşmuş ve üzerine belli bir geometride şekiller çizilmiş alan zen bahçesi olarak adlandırılıyor. Daha önce karşılaştığımız tapınakların aksine bu tapınaklarda çok az sayıda Buda heykelinin bulunması dikkatimizi çekti.

DSC_0373Kyoto'yu Japonya'da ünlü yapan diğer bir konu da geyşalar. Geyşalar hayat kadınları değiller, müzik yapıp dans ederek insanları eğlendiren kişiler. Onları yüzlerindeki beyaz boyadan ve giydikleri geleneksel kimono kıyafetinden tanımak mümkün. Şehrin Gion bölgesindeki ponto-cho olarak bilinen nokta geyşaların bulunduğu alan. Biz bu bölgede bir kaç tane geyşaya rastladık ancak rahatsız etmemek adına fotoğraflarını çekmedik.

Diğer Japon şehirlerinde olduğu gibi Kyoto'da da deniz ürünleri yiyecek listesinde ilk sırada yer alıyor. Şehir merkezindeki yiyecek pazarında dolaşınca Japon mutfağının bizim mutfağımıza ne kadar uzak olduğunu bir kez daha anladık. Ama yine de kendimizi saşimi olarak adlandırılan çiğ balık yemekten alıkoyamadık. Saşimi suşiden farklı olarak sadece çiğ balıktan oluşuyor, yani pilav ile sunulmuyor.

DSC_0615Gittiğimiz her yerde mutlaka Türklerle karşılaşıyoruz ve bu bizi mutlu ediyor. Kiyomizu-dera tapınağını gezerken kulağımıza gelen Türkçe sesler bizi Başak ve Cem çiftine götürdü. Ayaküstü başladığımız sohbete akşam yemeği masasında devam ettik. Cem'e şimdiden hayırlı tezkereler diliyoruz.

Şehir sadece tarihi eserlerden oluşmuyor elbette, burada sürüp giden bir yaşam da var. Bu yaşamı couchsurfing sayesinde biraz tanıma fırsatımız oldu. Bir kaç geceyi küçük bir Japon evinde tatami üzerindeki futon yataklarında yatarak geçirdik. Diğer günleri hostelde geçirmemize rağmen Kyoto'da son gece kalmak için yer bulamadık. Osaka, Nara ve hatta Tokyo'da bile Cumartesi günü için kalacak yer yok. Ama biz yine de Tokyo'ya doğru trendeki yerimizi çoktan aldık, yaklaşık iki buçuk saat sonra Tokyo'da olacağız, bakalım geceyi nerede geçireceğiz...
Not: Kyoto albümüne Fotoğraflar menüsünden ulaşabilirsiniz.
ismail
 
Işıltılı Sokaklardan Tarihin Derinliklerine, Osaka & Nara
Salı, 23 Kasım 2010 21:07
DSC_1022Kalabalığın arasında ağır ağır ilerlerken etrafımızdaki renkli neon lambaları gözümüzü alıyor. Dotombori olarak bilinen ve Osaka'nın renkli şehir yaşamının merkezi olan bu bölgedeki sokaklar labirent gibi adeta, her taraftan ışık fışkırıyor. Kafamı kaldırdığımda yüksek binaların üst katlarında bile bir çok kafe, bar ve restoran görüyorum. Belki de yüzlerce... Kalabalığı inceliyorum bir yandan, insanların bir kısmı henüz 20'li yaşlarının ilk döneminde, bakımlı, neşeli ve enerji dolu. Gerek erkekler gerekse kızlar tarzlarıyla dikkat çekici. Diğer kısım ise yorgun ve bitkin görünüyor. Çoğu kravat ve takım elbiseli, işten sonra arkadaşlarla geçirilen bir kaç saatten sonra eve dönüyorlar. Aynı kalabalığı daha önce tren ve metrolarda da gördük. Japonların en temel özellikleri olan çalışkanlığın yan etkileri bunlar...

DSC_10032. Dünya Savaşı sırasında A.B.D. tarafından bombalanan ve yerlebir olan pek çok Japon şehrinden biri Osaka. Şehre ait tarihi değerler de bu dönemde yok olmuş. Geride kalan zamanda ise Osaka ayağa kalkmış ve baştan aşağıya yeniden düzenlenmiş. Diğer Japon şehirlerinde de gördüğümüz geniş yollar ve düzenli şehirleşmenin sebebi bu aslında. 1945'de dümdüz olan bu şehir 2010 yılında Japonya'nın Tokyo'dan sonraki en büyük şehri haline gelmiş. Kısaca Osaka yüksek gökdelenler, göz alıcı iş merkezleri ve düzenli yollarda koşturan Japonlar olarak özetlenebilir.

Japonya 2. Dünya Savaşı'ndan sonra A.B.D yardımlarıyla tekrar ayağa kalktığında bu kez odağında fiziksel büyüme değil ekonomik büyüme varmış. Karakter itibariyle çalışkan ve dürüst olan Japon toplumunun da bu harekete destek vermesiyle Japonya dünyanın en büyük 2. ekonomisi haline gelmiş. Osaka bu durumu gözlemlemek için çok uygun bir yer. Şehir her yönüyle tam bir iş kenti. Gün içinde ofislerinde ve okullarında son derece yorulan insanları akşamları metroda bitkin şekilde uyuklarken görmek mümkün. Kendilerine az da olsa vakit ayırmak isteyenler ise bu bir kaç saati en iyi şekilde değerlendirme arayışında. Bu yüzden şehirdeki gece hayatı da çok önemli bir yere sahip. Işıl ışıl caddeler günün yorgunluğunu atmaya çalışanlarla dolup taşıyor.

DSC_0942Osaka aynı zamanda bir sahil kenti. Japon yemeklerinin temelini oluşturan deniz ürünlerini tatmak için gayet uygun bir yer. Tarım alanları son derece sınırlı olan, bir elma ya da portakalın bile dilimler halinde satıldığı bir ülkenin mutfağı için deniz ürünleri çok önemli yer tutuyor. Soluğu sokak aralarındaki Japon restoranlarında alıyoruz. Artık Türkiye'de de pek çok kişinin aşina olduğu suşi ve yine bir ahtapot yemeği okonomiyakiyi afiyetle midemize indiriyoruz. Türkiye'de kurban bayramının yaşandığı ve bol miktarda baklava ve börek tüketildiği düşünülürse ne kadar afiyetle yediğimiz tartışılır aslında ama neyse.

Japon günlük hayatına ait küçük detaylar da yakalama sansımız oldu burada. Mesela bizdeki 1 milyon dükkanları gibi burda da 100 yen dükkanları var ve bu dükkanlarda gerekli gereksiz pek çok şey bulunabiliyor. Pahalı yaşama karşı çarelerden biri bu olsa gerek. Bunun yanı sıra dikkatimizi çeken en önemli şeylerden biri de her köşebaşında rastladığımız otomatik satış makineleri. Meşrubat, sigara ya da benzeri şeyler alınabilen bu makinelerden şehrin hemen her tarafında var. Bir kaç bilgi de insanlar hakkında verelim. Bisiklet kullanımı çok yaygın, işe bisikletiyle giden pek çok takım elbiseli görmek mümkün etrafta. Bunun yanı sıra çok dürüstler, kendilerine ait olmayan birşeyi kesinlikle almıyor ya da kullanmıyorlar. Metroda dalgınlıkla bıraktığım beremi 3 gün sonra Kayıp ofisinden bulmamı buna örnek gösterebiliriz sanırım. Özlemcim merak etme, beren emin ellerde.

DSC_1355Osaka'daki ışıltılı günlerden sonra yönümüzü Japonya'nın tarihteki ilk başkentine, Nara'ya çevirdik. Trenle yaptığımız 45 dakikalık bir yolculuğun ardından ulaştığımız Nara'da bizi doğa ve tarih karşıladı, bir de geyikler. Dünyanın en büyük ahşap binası Todai-ji budist tapınağına ev sahipliği yapan bu küçük şehirde geyikler doğal yaşamın bir parçası. Tapınak ziyaretçilerinin kendilerine uzattığı bisküvileri zevkle yiyen geyikler şehrin maskotunda bile yerlerini almışlar. Geyik boynuzlu bir Buddha, Nara'nın maskotu. Bu arada geçmişte yaşanan yangınlar sonrası 1709 yılında tekrar inşa edilen tapınağın eskiye oranla %33 oranında daha küçük olduğunu ama yine de ünvanını koruduğunu belirtelim. Tapınağın kapısında bulunan ve Japon geleneklerine göre Buddha'yı koruduğuna inanılan heykeller de göz alıcı. Japonya'daki pek çok tarihi eser ve müzede olduğu gibi burada da pek çok öğrenci görmek mümkün. Bu öğrencilerden bir kaçı yanımıza yaklaşıp bizimle ingilizce konuşmak istedi. Daha sonra gerekli hazırlıklarını yapıp notlarını kontrol ettikten sonra sorular arka arkaya geldi.

DSC_1314- How are you ? (Nasılsın ?)
- Where are you from ? (Nerelisin ?)
- Do you know Hello Kitty ? (Hello Kitty'i tanıyor musun ?)

Tapınaktan çıkıp yönümüzü ormanın içine doğru çevirdik. Japonya'da sonbaharın yaşandığı şu günlerde ormanda kırmızı ile yeşil arasındaki her tona rastlamak mümkün. Kasuga Grand Şinto Tapınağı'na da hayranlıkla ağaçları izlerken rastladık. Kırmızı rengin hakim olduğu ve 3000'in üzerinde taş fenere ev sahipliği yapan bu tapınakta turistlerden ziyade dua eden Japonlarla karşılaştık. 3,5 ve 7 yaşlarındaki çocukların en güzel kıyafetlerini ya da kimonolarını giyip tapınaklarda sağlıklı ve başarılı bir hayat  için dua ettiği Shichi-Go-San festivalinin kutlandığını ise sonradan öğrendik. Tapınak çevresinde karşılaştığımız sevimli çocuklar aileriyle beraber bu yüzden buradaydılar.

Yolculukta dört ayı, yollarda binlerce kilometreyi geride bıraktık derken ben de bir yaşımı Japonya'da geride bıraktım. Buradan doğum günümü kutlayan herkese tekrar sonsuz teşekürlerimi iletip bu şarkıyı da kendime göndereyim en iyisi...
 
Bu arada Osaka ve Nara resimlerini Dünya Turu Fotoğrafları linki altında bulabilirsiniz.
Özcan
 
DSC_1314
 
İyi ki Doğdun Öcü
Pazartesi, 22 Kasım 2010 02:00
DSC_1020İş hayatımın ilk günüydü. Erken kalkmaya alışkın olmadığım için iş yerine geldiğimde uykusuz ve biraz da heyecanlıydım. Okuldan tanıdığım ve işe benden 1 hafta önce başlayan Abdullah o sabah bana yardımcı oldu. Şirketteki yerime doğru ağır ağır ilerliyorduk bir taraftan da birisinden bahsediyordu. "Yanında Özcan diye bir çocuk oturuyor, sağlam çocuktur."

O gün beraber dünya turuna çıkacağımızı ikimizde bilmiyorduk ama ilk yolculuğumuzu yine o gün yaptık Özcan'la. Öğle vakti şirketteki kübiğimizden yemekhaneye doğru bir yolculuk. Sonra gerisi geldi giderek uzayan yolların. Güney Amerika, Moğolistan çölleri derken  Pasifik Okyanusu'na kadar dayandık. Bakalım daha neler göreceğiz. Doğum günün kutlu olsun yol arkadaşım.
ismail
 
İnsanlığın Kaybettiği Yer, Hiroşima
Perşembe, 18 Kasım 2010 19:40
DSC_054613 yaşındaki Miyoko, Birinci Belediye Kız Lisesinde birinci sınıf öğrencisiydi. Atom bombasına bina yıkım çalışma sahasında maruz kaldı. Vücudu hiçbir zaman bulunamadı fakat annesi iki ay sonra bu ahşap sandaleti buldu. Annesi sandaleti kendi kimonosunun malzemesinden yaptığı bantlardan tanıdı. Miyoko'nun sol ayak izi sandalda duruyor...

Sadako Sasaki bombaya 2 yaşında maruz kaldı. 10 yıl sonra radyasyona bağlı lösemi sebebiyle Kızıl Haç Hastanesine kaldırıldı. Ağrılarına rağmen iyileşme dileğinin yerine gelmesi için kağıttan 1000 tane turna kuşu katlamaya çalıştı. Henüz bu sayıya ulaşamadan hayata gözlerini yumdu...


DSC_0421Böyle yazıyordu Miyoko ve Sadako için Barış Anıt Parkındaki Barış Anıt Müzesinde. Miyoko ve Sadako, Hiroşimaya atılan dünyanın ilk atom bombasına maruz kalan binlerce insandan yalnızca iki tanesi. Ne olduğunu bile anlayamadan ölen binlerce insandan. Bomba, maksimum etkiyi göstermesi için şehirden 600 metre yükseklikte patlatılmış ve 2 km çapındaki bir alanda hayat izlerini 1 sn içinde tamamen silip yaklaşık 200 bin insanın ölmesine sebep olmuş. Bu insanların %50 patlama anında, %35 i 3000 C dereceye çıkan sıcaklıktan, %5 i patlama anındaki radyasyondan ve %10 u da patlama sonrasında yayılan radyasyona maruz kalıp çeşitli hastalıklardan öldüler. Radyasyon sebebiyle vücudunda çeşitli problemler ortaya çıkan insanlar toplumdan uzak kaldılar, iş bulmakta zorlandılar, insanlar onlara farklı gözle baktılar. Bu yeni oluşan sosyal gruba Japonca'da "patlamadan etkilenen" anlamına gelen "hibakuşa" deniliyor. Bugün Hiroşimada hala 71 bin hibakuşa bulunuyor. Binlercesi ise Japonya'nın diğer bölgelerinde yaşamlarını sürdürüyorlar.

DSC_0519İkinci dünya savaşının uzamasıyla Japonya'nın savaşacak gücü kalmamıştı. Savaşı bir an önce sona erdirmek isteyen ABD bunun için kendine üç yol belirledi. Japonya'yı işgal etmek, Sovyetler Birliğini Japonya'ya karşı kendi safına katmak ya da yeni geliştirdiği bir bombayı Japonya üzerinde kullanmak. Üçüncüsü Sovyetler Birliğine göz dağı vermek açısından ABD'ye daha cazip geliyordu üstelik bomba yeni geliştirildiği için ilk kez gerçek bir savaşta denenmiş olacak ve bilimadamlarını heyecanlandıran sonuçlarını da gözlemleme fırsatı doğacaktı. Ve öyle oldu. 6 Ağustos 1945'te saat 08:15 te Hiroşima'ya "Little Boy" adlı dünyanın ilk atom bombasını bıraktı ABD. Bombanın etkilerini düzgün bir şekilde gözlemleyebilmek için seçilmişti Hiroşima çünkü bombanın bırakılacağı şehirin en az 3 mil çapa sahip düz bir kent bölgesine sahip olması gerekiyordu. Bu şekildeki bir kaç şansız şehirden biriydi Hiroşima, üstelik şehirde müttefik esirler de yoktu. Etkisi bugün bile devam eden bombanın sonuçlarına bombayı geliştiren bilim adamları bile şaşırdılar.

DSC_0490Şehirde o günden kısmen ayakta kalan tek yapı A-bomb kubbesi. Şehre ait diğer bütün izleri silmiş süpürmüş bomba, içindeki insanlarla beraber. Hiroşima adı atom bombasıyla anıldı bugüne dek ama Hiroşimalılar artık bunu istemiyorlar. Barış adıyla anılmasını istiyorlar şehirlerinin. Bu yüzden barış kelimesi şehrin herbir köşesinde geçiyor, parklarda, müzelerde ve heykellerde. Nükleer silahlanmaya karşı savaş açmış bir şehir. Barış müzesindeki videolar ve görsellerle insanlara sesleniyorlar. Hangi ülkelerin hangi nükleer silah faatliyetlerinde bulunmakta olduğunu, bu faaliyetlerin durmadığı sürece dünyada barışın sağlanamayacağını haykırıyorlar. Atom bombasının ne kadar insanlık dışı bir silah olduğunu göstermeye çalışıyorlar çatıdaki kiremitleri nasıl erittiğini göstererek, hatta hissetmeniz için dokunmanıza bile izin veriyorlar. Ülkenin dört bir yanından öğrenciler akın ediyor şehre. Barış parkındaki çocuk anıtında, bomba sonucu ölen yaşıtlarını anıyorlar, şarkı söylüyorlar hepbir ağızdan. Origamiyle yaptıkları binlerce turna kuşlarını bırakıyorlar Sadako'nun anısına. Müzedeki deftere barış mesajları yazıyorlar. Hiçbirine kin duygusu aşılayacak mesajlar verilmiyor sembolik ücretli girilen bu müzede. Sadece barış kelimesini aşılamak amaçları. Japonya'nın geçmişini bile eleştiren bilgiler yer alıyor. Barış Parkı'nda yürürken öğrenciler durduruyor bizi, bir okul ödevi için. Bizden barış ile ilgili görüşlerimizi istiyorlar. Barışın nasıl sağlanabileceğini fikrini soruyorlar biz yabancılara. Barış Parkındaki bayrağa dünyanın dört bir yanından insanlar barış mesajı bırakıyorlar, biz de Türkiye'den bir mesaj bırakıyoruz; "Yurtta Barış, Dünyada Barış".

DSC_0613Japonya din olarak diğer ülkelerden biraz ayrılıyor, kendilerine özgü şinto adında bir inanışları var. İnsanlar hayattayken bu inanışa göre yaşıyorlar ancak öldükten sonra Budizme geçtiklerine inanıyorlar ve bir Budist gibi uğurlanıyorlar. Şinto ve Budizm tapınakları ise birbirinden farklı. Bunları ayıran en belirgin özellik Şinto tapınaklarında heykel bulunmaması ve tapınak girişinde torii adında büyük bir kapını bulunması. Hiroşima yakınlarında, Japon iç denizindeki Miyajima adası üzerinde bulunan Itsukushima tapınağı Japonya'daki en ilginç şinto tapınaklarından bir tanesi. Giriş kapısının denizin ortasında bulunan bu tapınağın kendisi ise bir kısmı deniz üzerindeki bir platformda diğer kısmı da karada bulunuyor. Deniz tapınağın iç kısımlarına kadar ulaşıyor ancak gün batımıyla beraber deniz suyu seviyesi azalıyor ve deniz tapınaktan uzaklaşıyor. Buraya dua etmek için gelen insanlar genellikle geleneksel kimano kıyafetlerini giyiyorlar. Dua öncesi ise ellerini yıkama ritüelini yapmaları gerekiyor. Daha sonra ellerini iki kez çırpıp eğiliyorlar ve dualarını ediyorlar. Tapınaklarda aynı zamanda evlilik törenleri de yapılıyor. Biz şanslıydık böyle bir törene de rasgeldik. Adada bir de başıboş halde dolaşan geyikler var. Bu geyiklerin Tanrı'nın habercisi olduğuna inanılıyor. Tanrı'nın habercisi bu geyikler insanlara çok alışmış, sürekli gelip yiyecek istiyorlar. Hatta elinizde gördüğü kağıtları bile bir hamleyle yakalayıp afiyetle yiyebiliyorlar. Pasaportumu bir geyiğin öğle yemeği olmasını istemediğim için cebimden hiç çıkarmadım. Bu arada adaya geldiğimiz sırada Bulgar bir kızın üzerimizdeki İstanbul yazılı tişörtü görüp bize "komşiii, komşiii" şeklinde seslenmesi de bizim için adanın ilginçliklerinden biri oldu. Aklıma bir anda Şener Şen'in Banker Bilo filmindeki Bulgar sınırı geçişi sahnesi geldi.

DSC_0652Hostel odamızdaki keşişi yatağında meditasyon yaparken bırakıp Osaka yolunu tutuyoruz. Fukuoka şehrinden Hiroşima'ya geldiğimiz gibi yine Şinkansen olarak adlandırılan kurşun trene yani hızlı trene bineceğiz. Önü adeta bir uçağı andıran bu trenler ortalama saatte 200km/h hızla gidiyorlar ve ülkedeki en yaygın şehirler arası ulaşım aracı.

Japonya'da barış şehrine gelip de Barış Manço'dan bahsetmemek olmaz. Onun yaptığı programlarla büyüdük biz, onunla beraber gezdik başka ülkeleri tek kanallı televizyon zamanlarında. Belkide tanıdığımız ilk gezgindi Barış Manço, gezip gördüğü ve Türkiye halkına tanıttığı 100 den fazla ülke var. Bir de Japonya halkının onu sevmesi, zamanında burada verdiği konserler... Şarkıları zaten dilimizde hep ama biz onu bir de Barış Manço bıyığı bırakarak anmak istedik Japonya'da ve bir kaç gün Barış Manço gibi dolaştık. Ruhu şad olsun.
ismail
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 / 2