Tandoori Roti'ye Saygı, Mumbai
Cuma, 18 Mart 2011 00:49
DSC00810Herşey ne kadar anlamsız. Elinde valiziyle oradan oraya yürüyenler, yanıma gelen dilenci, istasyon anonsları ve etrafta dolaşan onlarca fareye aldırış etmeden yerde yatan yüzlerce insan. Hepsi anlamsız geliyor şu anda. Tüm bunları düşünürken bir an kendime geldim. CST Mumbai tren istasyonunun tam ortasında oturuyordum. Elimi cebime attım, toplam 6 rupi çıktı. 9 rupi daha olsaydı bir şişe su alabilirdik. Gözlerim Özcan'ı aradı. Az ilerde sırt çantasının üzerinde oturup benim gibi anlamsızca etrafa bakınıyordu. Bir an göz göze geldik, "ne yapıcaz lan" dercesine baktık birbirimize. Hindistan'ın 14 milyonluk şehri Mumbai'de kimliksiz, parasız ve evsiz kalmıştık...

DSC_0577Jodhpur'dan tren bulamayınca Mumbai'ye otobüsle gelmeye karar vermiştik. Tozlu Hindistan yollarında 22 saat süren yolculuk sonrası otobüs bizi şehrin dışında, yol kenarında deyim yerindeyse saçma sapan bir noktada bırakıp gitti. Zor da olsa şehir merkezine ulaştıktan sonra kendimize Colaba olarak adlandırılan bölgede karanlık, nemli bir oda bulabildik. Bundan daha fazlasını da beklemiyorduk. Geçmişte Portekizliler tarafından yönetilen şehrin merkezindeki yapılar diğer şehirlere göre fazlaca Avrupai. Bu mimari, sıcak hava ve denizin etkisiyle kendimizi birden Güney Amerikada gibi hissettik. Bu yapılardan en çok hoşumuza giden ve aynı zamanda nefret ettiğimiz yapı ise CST Mumbai tren istasyonu oldu. Tıpkı Hindistan gibi. Diğer ilgi çekici yapı ise Taj Mahal otel. Colaba bölgesindeki bu otel daha çok 2008 yılında yapılan terörist saldırıyla tanınıyor. Hindu, müslüman ve hristiyan topluluklardan oluşan Mumbai, Hindistan'da dinler arası çatışmanın fazlaca olduğu bir şehir. Bu yüzden güvenlik önlemleri şehrin her yerinde üst düzeyde. Hindistan'ın kapısı olarak bilinen kapı yine bu otele yakın bir bölgede yer alıyor. Bu kapı İngiltere krallığı döneminde İngiliz kraliçesinin şehre giriş yaptığı bir noktadan başka bir şey değil aslında.

DSC_0615Şu sıralar yapılmakta olan dünya kriket şampiyonası yüzünden Hindistan'ın her yerinde kriket konuşuluyor. Yalnızca konuşulmuyor bir de oynanıyor elbette. Oval meydan Hintli kriket sevenlerin buluştuğu bir nokta. Şehrin ortasında hindistan cevizi ağaçlarıyla çevrili bu koca alanda yan yana dizilen insanlar gün boyu kriket oynuyorlar. Biz de bir atış yaptık ancak bu sporun bize göre olmadığını anlayıp hemen bıraktık. Zaten kriket maçlarını da sıkıcı buluyoruz. Şehirdeki nüfusun çok olması böyle geniş alanları daha önemli hale getiriyor. Bu alanlardan bir tanesi de Chowpatty plajı. Aylardır denize hasret bizler için Mumbai'de denizle buluşmak güzeldi ancak burada denize girmek biraz cesaret işi. Kirlilik Hindistan'da büyük bir problem. Denizden beklentilerimizi bulamayınca kendimizi Hindistan'ın meşhur çarşı pazarlarına attık. Rengarenk Hint kumaşlarının ve türlü Hint takılarının satıldığı Mangaldas ipek çarşısını ve Zaveri takı çarşısını hanım okuyucularımız için gezdik.

DSC_0653Bir internet sitesinde Mumbai'den Hintlilerin umut bulmaya geldiği şehir olarak bahsediyordu. Şehirdeki yaşamlardaki zıtlık da aslında bu cümleyi doğruluyor. Çünkü Mumbai'da lüks otomobiller, mağazalar, rezidanslar olduğu gibi bir de aslında şehrin büyük kısmını oluşturan ve görmezden gelinen varoşlar bulunuyor. Danny Boyle ve Loveleen Tandan adındaki yönetmenler  2008 yılında bu varoşlardaki yaşamı konu olan "Slumdog Millionare (varoş milyoneri)" filmini çektiğinde dikkatleri üzerilerine toplamışlardı. Mumbai'de bulunan ve yılda ortalama 1000 adet filmin çekildiği Bollywood ise daha çok gerçekten uzak, zenginlik ve sefahat içindeki yaşamları konu alan filmler yapıyor. "Slumdog Millionare" filminin çekildiği Dharavi varoşu Asya'nın en büyük varoşu. Şehre ait rehber kitaplar bu bölgeye nasıl gidileceğinden bahsetmediği gibi internette de bunun hakkında bilgi bulamayınca bir banliyo trenine atlayıp sora sora Dharavi varoşuna ulaştık. Aslında burada bulunmak o kadar kolay değil. Çünkü buradaki yaşam ve insanların bize yaklaşımı şehir merkezinden çok farklı. Derme çatma binalarda, çöplerin arasında her şeye rağmen hayatın sürüp gittiği bu varoşa gelir gelmez insanlar bize laf atmaya hatta dokunmaya başladılar. Her gittiğimiz mahallede etrafımızı onlarca çocuk çevirdi. Kimi takla atıyor, kimi şarkı söylüyordu bize. Kimi de gülümseyerek bakıyordu sadece. Aslında tek istedikleri ilgiydi. Bölgeye biraz alışınca bizim de çocuklarla iletişimimiz arttı. Çocuklarla başlayan bu iletişim daha sonra mahalle delikanlılarıyla yaptığımız sohbetle devam etti, kimi zaman bir oyun masasında.

Hindistan şartları sebebiyle seyahat etmesi zor ve yorucu bir ülke. Mumbai gezisini tamamladıktan sonra gezinin yorgunluğunu atmak üzere güneydeki Goa sahiline gitmek için CST Mumbai tren istasyonuna geldik. İşte her şey o anda başladı...

DSC_0699Tren platforma yanaşmış yolcular da yerlerini alıyordu. 12 saat sürecek kısa bir yolculuk sonrası sahile ulaşacağımız için çok heyecanlıydık. Biz de trendeki yerimizi aldık. Sırt ve omuz çantamı yere bıraktım ancak bundan yaklaşık 10 saniye sonra omuz çantamın yerinde olmadığını farkettim. Çantam çalınmıştı! Tren kalkmak üzereydi ve karar vermemiz gerekiyordu. Trenden inmeye karar verdik. Çünkü neyim var neyim yoksa hepsi bu çanta içindeydi. Her ikimizin pasaportu, cüzdanım, kameram, anılarımın 3 aylık kısmını oluşturan günlüğüm, 7 aydır nice gün batımlarına eşlik etmiş müzik çalarım...Hepsi gitmişti. Böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini aslında iyi biliyorduk çünkü bu olayın aynısını Moğolistan'da da yaşamıştık. Özcan'ın çantası benzer biçimde Ulanbator'da bulunduğumuz sırada çalınmıştı. İçindekiler ise benim saydıklarımla birebir benzerlik gösteriyordu. Bunu da bu vesileyle açıklamış olalım. Hemen istasyon polisine gittik ve olayı anlatan bir rapor yazdırdık. Bu rapor bize ait tek kimlikti artık. Üzerimizde ne bir pasaport, ne para ne de atm kartı vardı. Gece olduğu için Türk konsolosluğuna gidemedik. Ertesi gün pazar olduğu için konsolosluk yine kapalı olacaktı. Elimizdeki tren biletini geri verip paraya dönüştürmeye çalıştık. Biletin değerinin yarısını iade alabildiğimiz parayla sadece tandoori roti adındaki hint ekmeği ve su alabildik.

DSC00818İki geceyi tren istasyonunda geçirdikten sonra Pazartesi ilk işimiz Türk konsolosluğa gitmek oldu. Ancak buradan aldığımız cevap bizi hayal kırıklığına uğrattı. Yeni pasaport başvurusunda bulunmak istemiştik ve konsolosluk bize sadece seyahat belgesi düzenleyip bizi Türkiye'ye gönderebileceğini söyledi. Bu da gezimizin sonlanması anlamına geliyordu. Oysa daha rotamızda bir çok ülke bulunuyordu. Bu gezi için işimizden istifa edip gelmiştik. Üstelik Tayland'a davet ettiğimiz Aycan 2 hafta sonra orada olacaktı ve biletini bile almıştı. Tüm bunları yok sayıp geri dönemezdik. Yeni Delhi'deki büyükelçiliği aradık ve durumu anlattık. Telefondaki sakin ses konsolosluk görevlisi İrfan Bey'e aitti. İrfan Bey bize yeni pasaport verebileceklerini söyledi. Bu son iki gündür aldığımız en güzel haberdi. Özcan'ın çantasından çıkan ve üzerinde Hint vizesi bile bulunmayan pasaport fotokopisi sayesinde ikinci günün sonunda internet üzerinden para transferi yapabildik ve en azından yemek konusunda bir rahatlık yaşadık. Ancak aynı rahatlığı kalma konusunda yaşayamadık çünkü oteller bizi pasaportsuz kabul etmiyordu. Üçüncü geceyi de tren istasyonunda geçirdikten sonra ilk trenle Yeni Delhi'ye gitmek istedik. Fakat tren bileti almak için bile pasaport gerekiyordu. Uzun uğraşlar sonunda elimizdeki polis raporuyla görevliyi bilet satmaya ikna ettik ve 22 saat sürecek Yeni Delhi yolculuğuna çıktık.

DSC00821Yeni Delhi'ye geldiğimizde pasaport için yeniden vesikalık fotoğraf çektirmek zorunda kaldık çünkü İstanbul'dan getirdiğim fotoğraflarım bile çalınan çanta içindeydi. Pasaport başvurusu için nüfus cüzdanı gerekiyordu. Ancak o da çalınmıştı. Olaydan aileler dahil kimseye bahsetmemiştik. Babamdan nüfus kayıt örneğini e-mail ile göndermesi konusunda yardım istedim. Bunun vize başvurusu için gerektiğinden bahsettim. Olaydan bihaber babam nüfus kayıt örneğini gönderdi ve konsolosluk bana önce nüfus cüzdanı çıkardı. Artık benim nüfus cüzdanımın verildiği yer hanesinde Yeni Delhi, Özcan'ınkinde ise Ulanbator yazıyordu. Konsolosluk görevlisi İrfan Bey büyük bir sakinlikle pasaport başvurumuzu aldı. Artık beklemek gerekiyordu. Acaba pasaport zamanında gelecek miydi, geldikten sonra tekrar Hint vizesi almak bizi ne kadar geciktirecekti? Aklımızı kurcalayan tüm bu soru(n)lardan biraz uzaklaşmak için inatla tekrar yönümüzü güney Hindistan'a, Goa'ya çevirdik.

PICT0139Yeni Delhi'nin soğuk ve kasvetli havasından bir an önce kurtulmak için gezimizde ikinci kez uçak kullandık. Kendimizi bir anda hindistan cevizi ağaçlarının sahille buluştuğu, hippilerin mekanı Arambol plajında bulmuştuk. Arambol'un sakinliği, az turistik olması burayı dinlenmek için uygun bir yer haline getiriyordu. Arambol'daki hayatın sakinliği ise buranın insanlarına da yansımış durumda. Plaja 2 dakika yürüme mesafesinde bulduğumuz otelin görevlisi pasaportlarımız olmamasına rağmen bizi kabul etti. Okyanus dalgalarının kıyıya her vuruşu yaşadığımız stresten bir parça aldı götürdü. Arambol'de bulunduğumuz sürede beklemediğimiz şekilde bir kaç Türk ile karşılaştık. Banu 11 aylık bebeğiyle beraber tam 3 yıldır geziyor ve arkadaşı Pınar da ona son üç ayında eşlik etmiş. Türklerle karşılaşmak beni şaşırttı derken bundan daha büyük bir tesadüf daha yaşadık. Plajda tek başına yürüyen bu sarışın çocuk üniversitedeyken beraber aynı yurtta kaldığım Sercan'dı. Sercan da Tuzla tersanesindeki işinden 3 ay önce ayrılıp Hindistan'a meditasyon yapmak için gelmişti. Türkçe muhabbet etmek gibisi yok. Artık Goa'da bulunduğumuz sürede Sercan'la beraber gezmeye karar verdik.

Arambol'daki en güzel anlardan biri gün batımında ritimcilerin plajda toplanması ve müzik yapması. Hergün gerçekleşen bu doğaçlama aktivitede hippi ruhunu taşıyan insanlar ister ritim aletleriyle eşlik ediyor isterlerse de içlerinden gelidiği gibi dans ediyorlar. Bu esnada plajda türlü tekniklerle meditasyon yapan insanları da görmek mümkün. Tüm bu aktiviteler bize Hindistan'da olduğumuzu tamamen unutturdu. Arambol'de 6 gün geçirip Sercan'la beraber yerel bir otobüsle 1 saatlik mesafedeki Anjuna plajına geçtik. Burada geçirdiğimiz 2 günden sonra ise tekrar Yeni Delhi'ye dönüş yaptık.

DSC00855Çoğu zaman Türkiye'deki bürokrasi ve engeller hakkında olumsuz yazılar yazdık ve eleştirdik. Ama bu defa söyleyeceklerim çok farklı. İlk defa bu konuda Türk olmanın avantajını gördük. Pasaport başvurumuzun her aşamasında e-mail ile bilgilendirildik. Daha başvurumuzun altıncı gününde pasaportlarımız Yeni Delhi konsolosluğuna ulaşmıştı. Yeni pasaport geçiş sürecindeki aksaklıkların aksine Dış İşleri Bakanlığı bu konuda artık çok sistemli ve hızlı şekilde çalışıyor. Dünyada bu kadar hızlı biometrik pasaport verebilen başka bir ülke var mıdır bilmiyorum. Ancak bir İsviçreli ile sohbetimizde bu sürecin kendi ülkesinde 1 ay olduğundan bahsetmişti. Hatta birçok ülke kendi vatandaşına bu tür durumlarda konsolosluklardan sadece geçici pasaport sağlayabiliyor. Bunun yanında Yeni Delhi Konsolosluğundaki çalışanların bizimle yakından ilgilenmesi ve çok yardımcı olması çok sevindiriciydi. Aslında konsolosluk çalışanlarının bu yardımseverliğine Moğolistan'da ve Güney Kore'de de tanık olmuştuk. Bazı şeyler değişiyor mu ne? Pasaportlarımızı alır almaz Hindistan göçmen ofisinin yolunu tuttuk. Çıkış vizesi için başvurumuzu yaptık ve ertesi gün vizemiz pasaportumuzda duruyordu. Artık bütün problemler çözülmüştü. Hindistan'da daha fazla kalmak istemediğimiz için O gece Tayland'ın başkenti Bangkok'a uçtuk. Sevgili Aycan, Tayland tatilin direkten döndü haberin olsun. Her şeye rağmen Başka Türlü Bir Şey inatla yola devam ediyor...

ismail
 
Pembe Şehir mi Mavi Şehir mi, Jaipur ve Jodhpur
Cuma, 25 Şubat 2011 18:20
DSC_0365Yolda karşılaştığımız ve daha önce Hindistan'ın kuzeybatısındaki Rajastan eyaletini gezmiş herkesin bu soruya verdiği cevap aynı aslında. Eyaletin başkenti Jaipur pembe duvarlı yapılarıyla Jodhpur ise mavi duvarlarıyla tanınıyor. Ama bizim gözümüzde aralarındaki asıl fark renklerden biraz öte, Jaipur'un kalabalığı, keşmekeşi, araçların arasında fillerin de trafiğe karıştığı yorucu hayatının yanında Jodhpur sakinliği, nispeten daha düzenli yaşamı, şehre adeta yukardan bakan Meherangarh Kalesi ile birkaç adım önde.

DSC_0375Yeni Delhi'den yola çıktığımız tren Jaipur tren istasyonuna vardığında saat gece 04:30'u gösteriyordu. Kalacağımız yeri bir gün önceden ayarlamıştık zira yorucu Varanasi, Agra ve Delhi günlerinden sonra dinlenmeye ihtiyacımız vardı. Biraz yürüyüşün ardından tren istasyonu yakınlarındaki otelimize ulaştık, yeşil bahçesiyle dikkat çeken huzurlu bir otel. Bize uykulu gözleriyle kalacağımız odanın ancak öğlen saatlerinde boşalacağını söyleyen görevli bizi otelin restoranına götürdü ve orada bekleyebileceğimizi söyledi. O anda tek ihtiyacı uyku olan biz iki garip gezgine yapılabilecek en ağır şey de bu olurdu heralde. Sandalyenin üzerinde uyuma çabalarımız da sonuç vermedi. Neyse ki bir süre sonra daha önce Nepal'de karşılaştığımız Hollandalı çift kahvaltıya geldi ve onlarla sohbet ederek zaman öldürdük. Daha önce gezdiğimiz şehirlerde tanıştığımız insanlarla başka şehirlerde tekrar karşılaşmak da bu turun özel tatlarından biri sanırım. Bu konudaki birincilik de Chengdu'da tanışıp Tibet yolculuğuna beraber çıktığımız, sonra da Katmandu, Varanasi ve Agra'da tekrar karşılaştığımız gruba ait.

DSC_0530Jaipur'daki ilk günümüz tam olarak beklediğimiz gibi uyuyarak geçti. Nihayet temiz yataklarımız ve sıcak bir duşumuz vardı. Zaten Delhi'de karmaşanın içinde yorulan bünyelerimizi de ancak böyle toparlayabilirdik. Tüm akşamı televizyon karşısında keyifle geçirdik, tamam Yüzüklerin Efendisi'ni Hintçe olarak izlemek biraz zor ama olsun. Diğer gün ise Jaipur sokaklarındaydık. Daha öne Hindistan'ı gezen insanların hiçbiri Jaipur'u "görülmesi gereken" bir yer olarak tanımlamamıştı, o yüzden beklentilerimiz zayıftı. Nitekim beklentilerimizi karşılayacak pek bir şey de yoktu şehirde. Artık matlaşmış ve pembeden ziyade koyu turuncuya dönmüş yapılar ve trafiğin içinde arabalar ve rikşalarla beraber yol alan filler dışında. Televizyon karşışında uyuya kalmak yine çok çekiciydi, hem Yüzüklerin Efendisi'nin son bölümü de vardı bu akşam. Konfor arayışımız bazen çok ön plana çıkabiliyor.

DSC_0494Jaipur'da çok vakit kaybetmeden asıl hedefimiz Jodhpur'a doğru yola çıktık. Püfür püfür esen vagonumuzdaki yolculuk arkadaşımız genç bir Hintli, Atul'du bu sefer. Tabi bir de bizden ısrarla para isteyen sakallı, uzun saçlı ve boynunda sadece turuncu bir kuşak bulunan çıplak bir dilenci vardı ama onunla pek anlaşamadık. Atul'un Hindistan'la ilgili verdiği bilgiler çok enteresandı aslında. Yıllar önce yasaklanmasına rağmen halen etkileri süren kast sistemi, Hindistan'ın İngiliz sömürgesinden savaşarak kurtulma süreci ve ülkenin dört bir yanında konuşulan onlarca farklı dil. Atul çok seviyordu ülkesini, insanlarını. İstanbul'u ise Bollywood filmlerinden biliyordu. Kimbilir belki bir gün o da bizi ziyaret eder bizim şehrimizde.

DSC_0545Jodhpur'u çokca bilinen 2 ünvanı ile tanımlamak en doğrusu sanırım, "Güneşin Şehri" ve "Mavi Şehir". Şehre hakim kayalıkların üzerine kurulmuş Meherangarh kalesine çıktığımızda bu iki ünvanın verilme sebeplerini de anlamış olduk. Güneşin tepelerin üzerinden batarken aldığı kırmızı renk Jodhpur'un maviye bezenmiş evlerinin üstünde adeta bir renk cümbüşü oluşturuyordu. Sineklerden korunmak ve yazın 45 dereceye kadar çıkan sıcaklıklarda biraz olsun serinletici etki yapması için maviye boyanmış evler. Kaleden inip bu mavi evlerin arasındaki dar sokaklara karıştığımızda ise Hindistan'ın gerçek yüzü bir kez daha karşımıza çıktı. Sokaklarda çöplerin içinde çıplak ayak koşturan çoçuklar ve çöpleri afiyetle mideye indiren inekler. Yollarda karşılaştığımız manzaraların ardından kafamızdaki Hindistan resminin ana ögeleri de bunlar sanırım. Sokaklardaki çoçukların çoğunun resimlerini çekmemizi istemesi de ilginç başka bir detay. Bollywood'a yaklaştıkça film yıldızı olma isteği de artıyor sanki.

DSC_0560Güneye inmeye devam ediyoruz, Hindistan'ın en büyük şehri Mumbai ya da eski adıyla Bombay var şimdi önümüzde. Gün içinde bilet almak için gittiğimiz rezervasyon ofisinde 14 Mart'a kadar bilet olmadığını öğrenip, üzerine yolda bizi durdurup bize bilet ayarlayabileceğini söyleyen ve bunun için 2 kat fazla para isteyen dolandırıcıları da atlattıktan sonra yolumuzla otobüsle devam etmeye karar verdik. Çok değil, 22 saatlik bir otobüs yolculuğu bekliyor bizi. Bir saniye, pansiyondaki görevlilerden biri geldi...

- Beyefendi, siz ne yapıyorsunuz burda ? Neden gitmediniz ?
- Otobüs saatini bekliyoruz, daha 1,5 saat var otobüse. Otobüs 15:30'da.
- Hayır, hayır. Otobüsünüz saat 14'deydi. Siz hala burda mısınız ???
- ...
Özcan
 
Ölümsüz Aşk ve Tac Mahal, Agra ve Delhi
Cuma, 18 Şubat 2011 20:07
DSC_0038Cihangir'in ölümüyle Babür imparatorluğunun başına Cihangir'in dört oğlundan biri olan Khurram geçti. Tahta geçmesiyle beraber tüm dünya onu "Şah Cihan" olarak andı. Şah Cihan zeki, hırslı ve tutkulu bir imparatordu. Üçüncü eşi Mümtaz Mahal ise en büyük tutkusuydu. Ancak Şah Cihan, Mümtaz Mahal'ı 14. çocuklarının doğumu sırasında kaybetti. Bunun üzerine Şah Cihan, imparatorluğun tüm imkanlarını kullanarak karısına bir anıtmezar yaptırmak istedi. Tamamen beyaz mermerden oluşan bu mezarın yapımında dünyanın en iyi mimarları ve ustaları yer aldı ve tam 22 yılda tamamlanabildi. Bu yapı uzun yıllar sonra dünyanın yeni yedi harikası arasına girecek, ölümsüz aşkın en görkemli simgesi olacaktı ve herkes ona Tac Mahal diyecekti.

DSC_0152Varanasi Hindistan'da gördüğümüz ilk şehir olduğundan mıdır bütün Hint şehirlerinin benzer olacağını düşünmüştük ancak yanılmışız. Agra tren istasyonundan çıktıktan sonra bizi çok daha düzenli, temiz, açık alanları ve daha düzgün yolları olan bir Hint şehri karşıladı. Ve tabi bir de Hindistan'ın vazgeçilmezleri inekler ve maymunlar. Tarihte Babür imparatorluğuna başkentlik yapmış bu şehir Hindistan'ın hatta dünyanın en sembolik yapılarından biri olan Tac Mahal'ı barındırması açısından özel bir şehir. Tac Mahal'e yürüme mesafesinde ucuz bir otel bulup yerleştikten sonra yıllardır resimlerini gördüğümüz beyazlığı ile gözlerimizi kamaştıran bu eseri daha yakından görmeye geldi sıra. Bu kadar ünlü bir eseri daha yakından görmenin bedeli de biraz ağır oluyor. Bizim gibi yabancı ziyaretçilerin Yamuna nehri kıyısında inşa edilen bu şaheseri görmek için Hintlilerin 75 katı fazla ücret ödemesi gerekiyor. Sanırım Hint hükümeti Şah Cihan'ın bu eseri yaptırdığı sırada hazinede açtığı gediği kapamaya çalışıyor. Taj Mahal aslında tek başına bir yapıdan oluşmuyor. Geniş bahçesinde ağaçların, havuzların bulunduğu doğu ve batı duvarlarında iki kırmızı binanın bulunduğu bir kompleks. Bu iki kırmızı binadan bir tanesi cami diğeri ise simetriyi sağlamak için inşaa edilmiş misafir ağırlamakta kullanılmış bir yapı. Taj Mahal üzerindeki özenli Pers, Hint ve İslami işlemeler yapımının neden bu kadar uzun sürdüğünü anlamaya yetiyor. Yapının içerisi ise çok daha sade bir görünüme sahip ve ortada Şah Cihan ile Mümtaz Mahal'in mezarları yan yana duruyor. Agra'da geçirdiğimiz 1 geceden sonra ertesi gün Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'ye doğru yol aldık.

こんにちは (Merhaba) Delhi

DSC_0255Agra'dan hareket eden tren bizi Yeni Delhi istasyonu yerine şehrin dışındaki Nizamuddin adındaki bir istasyonuna getirince Yeni Delhi'ye ulaşmak için Türkiye'de binmeyi tercih etmediğimiz banliyo trenine 4 Japon yol arkadaşımızla beraber bindik. Bu eski ve oldukça kirli banliyo trenine binmek yine kalabalık ve çantalarımız sebebiyle zor oldu. Bu trende yabancı görmeye alışık olmayan Hintliler bizi görünce biraz şaşırdılar. Bir kaç istasyon sonra Yeni Delhi'ye ulaştık. Otel ve restoranların çoğunluğu hemen bu istasyonun önündeki ana pazar olarak adlandırılan sokakta yer alıyor. Yağmurla birlikte ortalığı çamur kaplayan bu tozlu ve dar sokakta yürümek pek de kolay değil. Rikşalar, tuktuklar (oto rikşa), arabalar ve inekler de trafiğe dahil olunca ortalık savaş alanına dönüyor. Tüm bunların arasında bir de etrafta geleneksel Hintliler gibi giyinip çıplak ayak dolanan batılılar var, biz anlam veremedik. Hindistan'da yabancı olmak bazen sinir bozucu olabiliyor. Dilenciler insanın peşini bırakmadaığı gibi sokak satıcıları ısrarcı ve saygısız bir biçimde satış yapmaya çalışıyor. Yolda yürürken yanınıza gelip hediyelik eşya satmaya çalışan biri ısrarlarına rağmen ilgilenmezseniz bu defa "o zaman esrar verelim" şeklinde satışına devam edebiliyor. Daha da ilgi göstermeyince arkanızdan Hintce tekerlemeler söyleyebiliyor. Ana pazarda yol boyu bizi takip eden Hintliler her zamanki gibi ısrarla kendi otellerini pazarlamaya çalıştılar ancak bu tür satıcılara artık cevap bile vermekten kaçınıyoruz. Hindistan'da ucuz otellerin standardı bugüne kadar bulunduğumuz diğer ülkeler arasında en düşük olanı. Temiz ve düzgün bir yatakta yatmak lüks sayılırken çoğu otelde sıcak duş yerine kova içinde verilen su ve bir adet tas var.

RIMG0612İngiltere'nin Hindistan'da egemenlik sürdüğü 1900'lü yıllarda ülkenin başkentini Kalküta'dan Delhi'ye taşıması ve Delhi'nin yeni bölgesinde yeni bir şehir kurması buraya Yeni Delhi denilmesine sebep olmuş. Bu yüzden şehrin diğer kısmı Eski Delhi olarak anılıyor. Delhi, Babür imparatorluğu zamanında da başkentlik yapmış bir şehir ve o günlerden ayakta kalan birçok eser mevcut eski şehirde. Şah Cihan'ın inşaa ettirdiği Kızıl Kale ve yirmi beş bin kişilik avlusuyla Hindistan'ın en büyük camisi Jama Mescidi Delhi'de bulunuyor. Chandni Chowk olarak anılan Delhi'nin alışveriş bölgesi üç asırlık geçmişe sahip. Bu bölgede bulunan ve içi bir camiyi andıran Sis Ganj Gurdwara tapınağı ise bir Sih tapınağı. Sihler tek tanrılı bir din olan Sihizm dinine mensuplar ve Hindistan'ın çoğunlukla kuzey-batıdaki Pencap bölgesinde yaşıyorlar. Kendilerine has şapkaları ve kıyafetleri olan Sihler saç ve sakallarını hiç kesmiyorlar. Bunun dışında Delhi'de bir de zenginlerin yaşadığı Connaught Place bölgesi mevcut. Burada Delhi'nin diğer bölgelerine tezat ünlü markaların satıldığı mağazaları ve lüks restoranları görmek mümkün. Şehirde metro ile ulaşım mümkün ancak biz burada bulunduğumuz sürede çoğu zaman ulaşım aracı olarak rikşa ve tuktuk adındaki motorlu rikşaları kullandık. Bu araçlarla seyahat etmek hem ucuz hem de eğlenceli. Küçük göründüklerine bakmamak lazım çünkü bir keresinde 7 kişi motorlu rikşayla yolculuk edebildik. Ancak Hintliler bu konuda bizden daha uzman çok daha fazla insan sığdırabiliyorlar bu küçük araçlara.

Yine bir buluşma daha gerçekleştirdik dünya turunda. Daha önce Güney Kore'nin Busan şehrinde buluştuğumuz Serhan ile yollarımız bu defa Yeni Delhi'de kesişti. Serhan bize Türkiye'den ve eş dosttan en taze haberleri anlatırken biz de bir taraftan getirdiği taze baklava ve ev kurabiyesiyle meşgul olduk. Tekrar tekrar teşekkürler Serhancım. Yaklaşık 1 ay sonra Tayland'da buluşacağımız sevgili doktorumuz Aycan, senden bu çıtayı yükseltmeni bekliyoruz ona göre.

RIMG0656Gezimiz boyunca yollarda sürekli farklı insanlarla tanışıyoruz. Varanasi'den buraya beraber geldiğimiz dört Japon'la beraber vakit geçirdik Agra'dayken ve daha sonra Yeni Delhi'de. Bir kez daha Japon'ların insanlığına, saflığına hayran kaldık. Asla unutamayacağımız anılar yaşadığımız Junko, Kaori, Atsuko ve Shiho'nun bizden ayrılırken ağlamaları bizleri de duygulandırdı. Sanırım Türkiye'ye döndüğümüzde misafir listemiz baya kabarmış olacak, bu da bizim için ikinci bir dünya turu olmuş olacak. Ayrıca evimizden uzakta bir çok evimiz oldu bu gezide. Japon dostlarımız ile yollarımız Yeni Delhi'de ayrıldıktan sonra biz de tren istasyonunun yolunu tuttuk. Mavi şehir olarak bilinen Jodhpur'a gitmek istedik ancak oraya bilet bulamayınca biz de haritadan başka bir nokta seçtik hemen orada. Şansımıza Rajasthan'ın başkenti Jaipur çıktı. Aceleye gerek yok önce Jaipur'u görüp sonra Jodhpur'a geçeriz. Hintlilerin dediği gibi "no hurry, no worry, chicken curry"...
ismail
 
Hinduların Ölmeye Geldiği Şehir, Varanasi
Pazartesi, 14 Şubat 2011 09:36
DSC_0274Karanlık gecenin son dakikaları, sabahın ilk ışıkları Ganj'ın üzerine vurmak üzere... Yüzlerce Hindu nehir kenarında bu anı bekliyor. Yüzünü ağır ağır göstermeye başlayan güneşin rengi, biraz ileride yükselen alevlerin rengiyle hemen hemen aynı. Gün yavaş yavaş aydınlanırken burunlarında altın renkli hızmaları ve renk renk kıyafetleriyle kadınlar ve alınlarında sarı, kırmızı ve beyaz renklerden oluşan dinsel izlerle erkekler suya giriyorlar. Kimileri günahlarından arınmak için bu kutsal nehrin sularında yıkanırken, kimileri sevdiklerinin cansız bedenlerini Hinduizmin temelini oluşturan ölüm yaşam döngüsünden kurtarmak için alevlere teslim ediyor. Hindular için ölüm ve yaşamın kesiştiği Ganj Nehri'nde yeni bir gün başlamak üzere...

DSC_0879Nepal'de geçirdiğimiz 15 günün ardından rotamızı Hindistan'a çevirmiştik. Bir milyarın üzerinde insanın yaşadığı, hakkında çok şey duyduğumuz ama bizi nelerin beklediğini bilmediğimiz Hindistan'a. Sınırın Nepal tarafını terkedip Hindistan tarafına geçtiğimiz andan itibaren de bizi pek çok sürprizin beklediğini anlamıştık. Katmandu'da günler sonunda alabildiğimiz Hint vizemizi elektronik panolar arkasındaki güvenlik görevlileri ya da askerler değil, yolun kenarında köhne bir kulübedeki tahta masanın ardında iki orta yaşlı, bıyıklı amca kontrol etti. Hindistan'daki ilk durağımız olan Varanasi'ye giden treni yakalamak üzere Gorakhpur şehrine nasıl gideceğimizi de yine ordaki bir görevli tarif etti. Bir kaç dakika sonra kendimizi içinde bizimle beraber toplam 15 kişinin bulunduğu, şöför koltuğunda bile 2 kişinin oturduğu bir araçta bulduk. Araçtaki yolculardan birinin alnındaki geniş kırmızı izin üzerindeki pirinç taneleri de bize ne kadar renkli bir ülkeye geldiğimiz hakkında ipucu veriyordu adeta. Kalabalığın, bisikletlerin ve ineklerin arasından yoğun korna sesleriyle Gorakhpur'a doğru yola çıktık. Yolda gördüğümüz her kare bizim için şaşırtıcıydı. Ama özellikle yoksulluk ve kirlilik dikkatimizi çekmişti. Anlaşılan üstad Cüneyt 360 haklıydı, Çin'i kirli bulmuştuk ama Nepal'de "Çin aslında ne kadar temizmiş" dedik, Hindistan'ı görünce de Nepal'in ne kadar düzenli ve temiz olduğunu farkettik. Aracımızın mola verdiği lokantanın sahibinin çöpleri nereye atabileceğimiz sorusuna verdiği cevap da aslında durumu özetliyordu; "Yere atabilirsiniz, burası Hindistan".

DSC_0660Gorakhpur'da da aynı manzara bizi bekliyordu; karmaşa, bisikletler, inekler ve herhangi bir koltuğun olmadığı, insanların bina içinde ve dışında yerde yatarak treni beklediği bir tren istasyonu. Tabi bir de tuvalet ihtiyaçlarını yol kenarında gidermeyi tercih eden insanlar. Neyse ki bir kaç saat sonraki gece trenine yer bulabilmiştik. Tamam herhangi bir koltuk numarası yazmıyordu bilet üstünde yani boş bulduğumuz yere oturacaktık ama bilet çok ucuzdu. Ne kadar kötü olabilirdi ki ? Bu sorunun cevabını bir kaç saat sonra tren kalkmak üzereyken aldık, ilk vagona kalabalıktan girememiş, Chitwan'dan beraber yola çıktığımız 3 Japon gezginin bizi çağırdığı diğer vagona insanları ite kaka binebilmiştik. İçerisi ana baba günüydü; onlarca insan altlı üstlü oturuyor, bizim gibi pek çokları da zorlukla ayakta bekliyordu. Normalde çantaların konması gereken üst raflarda bile insanlar yatıyordu. Şu ana kadarki en kötü yolculuğumuz başlamak üzereydi. Çabuk karar verip, sırt çantalarımızı yere koyduk ve üzerlerine oturduk. Yorgunluğun da etkisiyle bir süre sonra uzanıp uyumaya başladık. Onlarca Hintlinin bakışları ve gülümsemeleri arasında sabaha kadar bölük pörçük uyuduk koridorda, çantalarımızın üzerinde. Vagondaki hareketlenmeyle beraber Varanasi'ye yaklaştığımızı anladık. Hindistan'daki trenlerde pek görevli bulunmuyordu. İnsanlar tren yavaşlarken kapıları açıp aşağıya atlamaya başlamışlardı bile.

DSC_0315Ganj kıyısındaki dar sokaklardan pansiyonumuza doğru yürürken gün yeni ağarıyordu. Sokakların bu saatlerdeki konukları inekler, köpekler ve uzun sakalları, saçları, boyalı yüzleri ve turuncu ağırlıklı kıyafetleriyle ağır ağır Ganj'a giden yaşlı Hindulardı. Çok geçmeden çöp dolu sokaklar arasındaki pansiyonumuzu bulduk. Varanasi sokaklarındaki çöp ve kirlilik miktarını kelimelerle anlatabilir miyiz bilmiyorum ama her türlü tanım yetersiz kalacaktır sanırım. Kalacağımız oda çatı katındaydı, odanın hemen önündeki terastan Varanasi'nin eski ve bakımsız evleri ve evlerin çatılarında ordan oraya atlayan maymunları görmek mümkündü. Pansiyonun maskotu olan sevimli köpeğin sabahları huzursuz olmasının sebebi de bu olmalıydı, anlaşılan maymunlarla pek anlaşamıyordu.

DSC_0207Varanasi, Hindistan'ın en kutsal ve renkli şehirlerinden biri olarak kabul ediliyor. Hindular için son derece kutsal olan Ganj Nehri'nın batı kıyısına boylu boyunca kurulmuş bir şehir burası. Nehrin doğu kıyısında ise sadece çorak bir toprak parçası ve üzerinde ağır ağır yürüyen inekler bulunuyor, küçük bir kulübe bile yok. Hindular, Ganj Nehri kıyısında bulunan ve ghat olarak bilinen beton basamaklarda yıkanarak günahlarından arınmak ya da kaybettikleri yakınlarının bedenlerinin nehir kıyısında yakılması için bu şehre akın ediyorlar. Bu onlar için son derece önemli, çünkü bedeni önce Ganj'da yıkanıp sonrasında burda yakılan bir Hindu'nun ölüm-yaşam döngüsünden çıkarak Nirvana'ya erişeceğine inanılıyor. İşte bu yüzden şehirde ölümü beklemek için buraya gelmiş kimsesiz yaşlılar da görmek mümkün. Genellikle kendileri için ayrılmış boş binalarda ya da sokaklarda konaklayan ve bizim gibi şehri ziyaret edenlerden odun parası isteyen bu insanlar Varanasi'nin "Hinduların Ölmeye Geldiği Şehir" olarak da bilinmesini sağlamış. Ghatların pek çoğu yıkanma işlemi için kullanılıyor, özellikle sabah saatlerinde pek çok Hindu bu basamaklarda Ganj'a kavuşuyor. Geri kalan az sayıda ghat ise yakım işlemi için ayrılmış. Yakım yapılan en büyük ve en önemli ghat olan Manikarnika Ghat'ında 24 saat boyunca alevler sönmüyor ve günde 200 ila 300 arasında yakım işlemi gerçekleştiriliyor. Bazı özel durumlarda yakılmayan cenazeler de yine Ganj'ın sularına bırakılıyor. İşin ilginç yanı ise bir tarafta alevlerin yükseldiği, bir tarafta ise insanların yıkanma ritüellerini gerçekleştirdiği ghatlar arasında bir yanda çocuklar kriket oynuyor, bir yanda sadular turistlere gülücükler fırlatıyor, bir yanda ise inekler ve keçiler insanlar arasında sakin sakin dolaşıyor. Bu ineklerin birinin bana saldırmasını ise neyle açıklayabiliriz bilmiyorum. Başka Türlü Bir Şey ekibinin hayvanlarla başı belada...

DSC_0197Ghatların en büyüğü olan ve Ana Ghat olarak da bilinen Dasaswamedh Ghat'ında her akşam bir tören düzenleniyor. Duman, ateş ve dans eşliğinde Ganj'a dua edilen bu seremoni öncesinde ve sonrasında pek çok mum etrafında çiçeklerle beraber nehre bırakılıyor. Bu törenlerin birini izledikten sonra yaşlı bir Hindu amca alnıma diğer Hindularda olduğu gibi kutsanmış kırmızı bir iz bırakmak istese de kibarca geri çevirdim, çünkü bunu anneme açıklamam çok zor olur. Öte yandan Varanasi'de olduğumuz süre boyunca pek çok yeni evli çifti Ganj kıyısında gördük. Kalabalık bir toplulukla eşliğinde buraya gelen çiftler mutlu bir yuva için yine önce Ganj'ın yolunu tutuyorlardı. Varanasi'de olduğumuz son gün bir de festivale tanık olduk. Şehirde bulunan tüm okulların kutsal heykeller yapıp, bunları müzik ve dans eşliğinde nehir kıyısına getirdiği sonra da bağırışlar eşliğinde heykelleri Ganj'ın serin sularına bıraktığı bir festival. Anlaşılan Varanasi'de ölüm, yaşam, düğün, festival, herşey Ganj'la yaşanıyordu. Tabi Ganj etrafında Hindu amcaları fotoğraf çekmek için zorla suya sokan yabancı fotoğrafçılar ve özellikle turistlere ısrarla uyuşturucu, tekne turu, çiçek ya da Hint kumaşı satmak isteyen Hintliler var ya neyse, onlar da Ganj'ın parçası sayılır. Bizi şaşırtan ilginç bir detay ise Varanasi'deki müslüman topluluğu oldu, şehir nüfusunun %45'ini oluşturmalarına rağmen etrafta pek görünmeyen müslümanlar izlerini sadece şehirdeki bir kaç eski camiyle belli ediyorlar.

DSC_0260Şimdi yönümüzü önce Agra'ya hemen sonrasında da Yeni Delhi'ye çeviriyoruz. Varanasi'den akşam saatlerinde kalkan trenimiz yoluna son bindiğimiz trenin aksine seri şekilde devam ediyor. Trenin kapıları açık olduğundan içeri biraz soğuk giriyor ama neyse Tibet'ten sonra bu tür soğuklar pek de etkilemiyor bizi. Fareleri de pek etkilemiyor anlaşılan, ordan oraya koşturuyorlar vagonun içinde. Hindistan maceramız devam edecek, görünen o ki bu renkli ülkede keşfedeceğimiz çok şey var.
Özcan