Yeryüzündeki Cennet, Phi Phi Adası
Pazar, 15 Mayıs 2011 12:02
Gün olur, alır başımı giderim, DSC_0612
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra. 

Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan. 

Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!... 
 
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi... 

Orhan VELİ

DSC_0625Kamboçya'daki Vietnam vize başvurumuz olumsuz sonuçlanınca tekrar Bangkok'a dönmek zorunda kalmıştık. Orada bir gece geçirip Malezya'ya doğru yol almak istedik. Ancak Tayland haritasında hep gözümüze takılan, fotoğraflarını gördüğümüz ancak gidemediğimiz bir nokta vardı, Phi Phi Adası, diğer adıyla Koh Phi Phi. Malezya'ya gidiş yolumuzun üzerinde sayılabilecek bir yerde olduğunu düşündüğümüzden yine yollara düştük ve 18 saat süren bir yolculuk sonrası bu tropik adaya ulaştık. Aslında burası Phi Phi Don ve Phi Phi Lee olarak anılan iki ana adadan oluşan ve etrafında irili ufaklı bir çok adanın da bulunduğu bir adalar topluluğu. Krabi'den adaya feribotla gelirken daha yol üzerinde anlamıştık nasıl bir yere geldiğimizi. Sık ormanlarla kaplı her bir adaya ait beyaz kumsallar Andaman Denizi'nin sularıyla buluşunca önceleri sadece tablolarda görebildiğim maviliği oluşturuyordu.

DSC_0535Ada önceleri çok meşhur değilken 2000 yapımı, bu adada çekilen ve Leonardo DiCaprio'nun başrölü aldığı "kumsal" orijinal adıyla "the Beach" filmi burayı meşhur etmeye yetmiş. Film şirketinin çekimler sırasında çevreye zarar vermesi ise tartışma konusu olmuş. Bu tartışmaların doğruluk payını bilinmez ancak 2004 yılında yaşanan tsunaminin adaya büyük zarar verdiği kesin. Tsunami adadaki yapılarla beraber bir çok insanın da hayatına mal olmuş. Bu afet sonrası adanın yüksek bir tepesindeki alan tsunami tahliye bölgesi olarak hazırlanmış. Bir kaçış noktası olarak hazırlanan bu bölge normal zamanlarda ise ada manzarasını izlemek için kullanılıyor. Adada bir kaç plaj bulunuyor ve bu plajların genişliği gün içinde fazlasıyla değişiyor. Gündüz denize girdiğimiz kumsalı gece metrelerce uzamış görünce önce başka bir yerde olduğumuzu sandık ancak sonradan gel-git yüzünden denizin çekildiğini anladık. Gel-git sebebiyle denizin bu kadar çekilebileceğini hiç düşünmemiştim zira denizin içindeki botlar bile gece karaya oturuyorlar, insanlar da gündüz kulaç attığı yerde yürüyüş sefası yapabiliyorlar.

DSC_0515Bir günümüzü de ana ada etrafındaki adaları gezerek geçirdik. Etraftaki adalardan en meşhuru Phi Phi Ley adası ve bu ada üzerindeki Maya Koyu. Böyle yerlerin sadece kartpostallara konu olan hayali yerler olabileceğini düşünürdüm ancak yanılmışım. Çünkü burası gerçekten bir kartpostalı andırıyor. Ancak bu koya tekneden yüzerek ulaştığımız için maalesef fotoğraflama şansımız olmadı. Bu ve bunun gibi onlarca ada var etrafta ve gün boyu şu ada senin, bu ada benim dolaştık. Adaların açıkları ise dalış yapmak için mükemmel bölgeler. Dalış tecrübemiz olmadığı için şnorkel yaparak idare ettik. İdare ettik diyorum çünkü artık burada karşılaştığım su altı manzarasından sonra dalış yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Hatta hemen bu eğitim almak istedik ancak eğitim masraflarının gezi bütçemizi zora sokacağı için bu işi İstanbul'a bıraktık.

Yeryüzündeki cennet olarak tanımlayabileceğim bu adada kalmaya doyum olmaz ancak keşfetmemiz gereken başka adalar, başka ülkeler hatta kıtalar var. Geçirdiğimiz 3 gecenin ardından adadan ayrıldık ve Krabi üzerinden Malezya'nın Penang şehrine kara yoluyla ulaştık. Artık yepyeni bir kültürün içine geldik. Bakalım Malezya'da bizi neler bekliyor...
ismail
 
Dünya bir masaldır, Chiang Mai
Pazar, 10 Nisan 2011 17:41
IMG_7494"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya nın şahidi olmaktı."

IMG_7581Uzandığım yerden kafamı kaldırıp koridora baktım, trendeki herkes çoktan uyumuştu. Bense kendimi Aycan'dan çarptığım, İhsan Oktay Anar'ın 20'den fazla dile çevrilen Puslu Kıtalar Atlası kitabına kaptırmış, yukarıdaki satırların arasında kaybolmuş, nerede olduğumu çoktan unutmuştum. Düşlerimden sıyrılıp 1600'lerdeki İstanbul'un taş sokaklarından tekrar Tayland'ın kuzeyine, bulunduğum trene döndüm. Bangkok'dan yola çıktığımız tren sabah 11 sularında Chiang Mai'ye ulaşmıştı. Chiang Mai yaklaşık 700 yıl önce kurulmuş. 300'den fazla tapınağa evsahipliği yapıyor ve ormanlarla kaplı Kuzey Tayland'ın merkezi konumunda. Pek çok gezgin ya da turist meditasyon dersleri almak, Thai mutfağına özel aşçılık kurslarına katılmak ya da doğa yürüyüşleri için Chiang Mai'yi ziyaret ediyor. Tayland'ın çokça bilinen güney sahillerinin aksine nispeten çok daha ucuz ve sakin bir yaşam karşıladı bizi burada. Çok uzaklardaki yaşamlarını terkedip buraya gelen ve Taylandlı kadınlarla evlenerek buraya yerleşen batılı erkekler için de bir sebep olabilir mi bu ?

IMG_7459Buraya gelen pek çok yabancının ilgisini çeken fil gezileri ya da doğa yürüyüşlerini güney Çin ve Nepal'de yaptığımız için gezimizin bu ayağını şehirde geçirmeyi tercih ettik. Şehrin merkezinde bulunan ve yapay havuzlarla çevrili eski şehir pek çok tapınağa evsahipliği yapıyor. Bu tapınaklarda Tay Budizminin çokça rastlanan ögeleriyle ve turunculara bürünmüş pek çok keşişle karşılaşmak mümkün. Biz de bu tapınaklar arasında dolaştığımız bir akşamüstü enteresan bir ayine tanık olduk. Yolumuz şehrin en çok bilinen tapınaklarından biri olan Wat Phra Singh'e düşmüştü ki, tapınak içine giren yüzlerce çocuk yaştaki keşiş gördük. Uzun bir sıra halinde tapınağa giren ve bizim onları izlediğimiz gibi meraklı gözlerle bize bakan gruba biz de katıldık ve tapınağın yolunu tuttuk. İçerde ayin başlamak üzereydi. Yaşları tahminen 8 ile 16 yaşları arasında değişen keşişler(bizim verdiğimiz adla monkie'ler) sıralar halinde yerlerini aldılar ve secde edip dualar ederek ayinlerini tamamladılar. Onlarla beraber biz de tapınaktan ayrılırken meraklı gözler hala bizi izliyordu...

IMG_7490Chiang Mai'nin en bilinen tapınağı ise şehrin biraz dışındaki bir tepede şehre yukarıdan bakan ve Doi Suthep olarak bilinen tapınak. Tapınağa ulaşmak için kenarları ejderha figürleriyle süslenmiş uzun bir merdiveni tırmanmak gerekiyor. Merdivenin sonunda karşılaştığımız avluda küçük Taylar yerel danslarıyla karşıladı bizi. Avlunun sonundaki asıl komplekse girdiğimizde ise gözlerimi kısmak zorunda kalmıştık çünkü parlak sarı rengin hakim olduğu Buda heykelleri ve diğer yapılar gözlerimizi çoktan esir almıştı. Üstü açık avluda Buda heykelleri önünde dua eden ya da avlunun ortasındaki kuleyi ellerinde çiçeklerle tavaf eden pek çok insan vardı. Dikkatimizi çeken etrafta pek çok farklı tipte Buda heykeli olmasıydı. Bunun nedenini de sonradan öğrendik. Her bir gün için farklı bir Buda heykeli vardı ve keşişler haftanın her günü, o günün heykelini referans alarak ibadet ediyorlardı.

P1020528Chiang Mai'nin bizde genel olarak olumlu bir etki bıraktığını söyleyelim. Özellikle Hindistan sonrası Bangkok'dan çok keyif almıştık, Chiang Mai'yi de gerek yardımsever insanlarla dolu sakin yaşamı gerek bizim gibi gezginlerin scooterları ile cirit attığı dar sokakları gerekse sokak arası barlarından gelen gitar melodileriyle dolu gece hayatıyla beğendik, hatta yaşanabilir bir yer olduğu sonucuna vardık. Chiang Mai'de bize eşlik eden Alman ve Çinli arkadaşlarımızın da benzer fikirlere sahip olduğunu söylersek şehrin burayı ziyaret eden hemen herkeste aynı etkiyi bıraktığını belirtmek mümkün. Benzer şekilde Chiang Mai'nin 135 kilometre kuzeybatısında bulunan Pai'nin de güzel olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle sakin yaşam ve eğlenceli gece hayatı arayan yabancıların gözdesi olmuş bu küçük şehir ama Pai'ye gitmek pek de kolay değil, ormanların içinden onlarca viraj dönülerek ulaşılabiliyor Pai'ye. O virajlar da yaşama sevincinize derin darbeler verdiği için Pai pek yaşanabilir bir yer değil sanki.

IMG_7564Aslında Chiang Mai'den sonraki planımız kuzeydoğuya ilerleyerek Mekong nehrinin karşı kıyısına, Laos'a geçmekti ancak internette ufak bir araştırma sonucu pek çok ülkenin aksine Türk vatandaşlarına sınırda vize verilmediğini öğrendik. Bu da planlarımızı değiştirmemiz anlamına geliyordu. Yönümüzü tekrar Bangkok'a çevirdik ve Laos büyükelçiliğinin yolunu tuttuk. Daha önce gittiğimiz büyükelçiliklerin aksine kapıda ne bir arama ne de sorularla karşılaşmadan kendimizi vize görevlisinin karşısında bulduk. O da bize birkaç saat içinde vizemizi teslim etti. Laos büyükelçiliğinden çıktığımızda hemen yan tarafta bulunan Kamboçya Büyükelçiliği'ni de ziyaret ettik. Sınırda vize alınabilmesine rağmen işimizi sansa bırakmak istemedik ve 15 dakika içinde Kamboçya vizemizi de aldık. Aynı gün içinde aldığımız 2 vizeden sonra bu kez de Vietnam konsolosluğuna gittik ancak 3. vize başvurumuz kabul edilmedi. Vietnam vizesini almak biraz daha karmaşık görünüyor. Vize başvurusunu Laos'un başkenti Vientaine'den tekrar denemeye karar verdik ve Tayland ile Laos sınırını büyükölçüde çizen Mekong nehrini geçmek üzere Nong Khai şehrine doğru yola çıktık. Daha önceki yataklı ve konforlu yolculuklarımızın aksine bu yolculuğumuz konforsuz koltuklarda geçiyor, pencerelerin açık olmasına rağmen sıcak hala fazlasıyla etkili, yerde oturan insanlar biraz Hindistan havası estirse de etrafın çok daha temiz olduğunu söyleyelim. Sabaha karşı Nong Khai'ye varmayı ardından da sınırı geçerek Tayland-Laos Dostluk Köprüsü'nün 20 kilometre batısındaki Laos başkentine, Vientaine'e ulaşmayı hedefliyoruz.

"Yeniçeriler kapıyı zorlarken düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalanabilen sonuca ulaşmak üzeredir : Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır"
 
 Özcan
 
Not : Bu satırları yazdıktan birkaç saat sonra yani sabaha karşı 4 sularında, bulunduğumuz trende aniden yangın çıkması, bizim panik içinde uyanmamız ve hiçbirşey anlamamamız, yanımıza gelen bir Taylandlının "Yangın, yangın!" demesiyle kendimize gelmemiz ve treni terketmemiz de masalın bir parçası olabilir mi ? Neyse ki yangın ufak çaplıydı da, bir süre sonra trenimize geri dönüp uyumaya, düş görmeye devam ettik.
 
Melekler Şehri, Bangkok
Perşembe, 07 Nisan 2011 10:37
* Başhekim'in Kaleminden...
IMG_7031
Kamyonetin demirini tutan elime gelen yağmur taneleri adeta çivi gibi batıyordu tenime. Bir elimle de ismail'in ensesini tutuyordum rüzgar ve yağmurdan etkilenmemesi için. O da Özcan'ı koruyordu elinden geldiğince. Hava tamamen karanlık, ışık kaynaklarımız sadece araç farları ve şimşeklerdi. Zar zor gözlerimi açıp gökyüzüne baktığımda hindistan cevizi ağaçlarının arasındaki sonsuz karanlığa takılıyordum. İnceden inceye mırıldanıyorduk Kazım Koyuncu'nun Gelevera Deresi'ni. Şarkılar bitiyordu ama yol bir türlü bitmiyordu. Bilet kalmadığını bildiğimiz halde bir umut yetişmeye çalıştığımız Bangkok trenine gidiyorduk Tayland'lı bir ailenin kamyonetinde. Ara sıra farkına vardığım ve yüzümde bir gülümseme yaratan bir şey vardı. Benim şu an İstanbul'da polikliniğimde olmam gerekmiyor muydu?

IMG_7053Aktarma yaptığım Abu-Dhabi'deki resmi görevlileri görünce anladım. İlk defa yurtdışındaydım. Abu-Dhabi uluslararası Havaalanı'nda geçirdiğim 6 saatin ardından, ki genellikle uyuyarak geçti, 6 saatlik ikinci bir uçak yolculuğu sonrası Bangkok Suvarnabhumi Havaalanı'ndaydım. Oldukça büyük bir havaalanıydı gerçekten. Yeni ülke, farklı kültür, hayatımda hiç duymadığım bir dil ve ben. Artık başbaşaydık. Sorunsuzca ülkeye giriş yaptıktan sonra İsmail ve Özcan'la buluşmak için önceden kararlaştırdığımız gibi B çıkışına yöneldim. Ancak şöyle bir sorun vardı. Uçağım 15 dakika erken inmişti ve tabi ki de bizimkiler bu ihtimali düşünmedikleri için B çıkışında değillerdi. Meraklı Tayland insanının bakışları arasında bir o yana bir bu yana turlamaya başladım. Yardımcı olmaya (!) çalışan tur rehberleri, beni baştan aşağı süzen havaalanı görevlileri ve ellerinde isimler yazılı kağıtlarla onlarca insan vardı etrafta ama İsmail ve Özcan yoktu. Yaklaşık 15 dakikalık gergin bekleyişimin ardından hindular gibi giyinmiş, kollarında bileklikleri, kulaklarında küpeleriyle bizim ekip göründü. Telaşla bakınıyorlardı etrafa. "Leyn" diye seslenmemle beraber sonunda kavuşmuştuk canlarım ciğerlerimle. Gerçekten özlemişim kerataları. Uzun uzun sarılıp hasret giderdikten sonra direk makaraya başladık zaten. Gözleri Türkiye'den getirdiğim Karaköy Güllüoğlu poşetindeydi. Aldığım bir kilo su böreğinin ömrü uzun olmadı, ancak havaalanını görebildi garibim. Baklava ise hostele kadar dayanabildi, birazcık daha uzun oldu onun ömrü. Havaalanından çıkıp önce tren sonra da tuk-tuk denilen, motordan bozma açık hava taksisiyle başladığımız yolculuk "melekler şehri" Bangkok'un büyülü dünyasına attığım ilk adım olmuştu.

IMG_7326"Melekler şehri" anlamını taşıyordu Bangkok, Tay dilinde. Aslında çok ama çok uzun bir ismi (Krung Thep Mahanakhon Amon Rattanakosin Mahinthara Yuthaya Mahadilok Phop Noppharat Ratchathani Burirom Udomratchaniwet Mahasathan Amon Phiman Awatan Sathit Sakkathattiya Witsanukam Prasit) var Bangkok'un ama kullanılan adı buydu. Eski adı Siyam Krallığı olan Tayland krallığının başkenti olan bu koca şehir adını gerçekten hakediyor. Şehrin her yerinde mavi-kırmızı Tayland bayrağı ve yanında sarı üzerine hanedanın armasını bulunduran kraliyet flamasını görmek mümkün. Ayrıca Türkiye'de tonla para verilen siyam kedileri orda sokak kedisi olarak dolaşıyor ortalıkta.

IMG_7318Daha 19 yaşındayken tahta geçen Kral 9. Rama, asıl adıyla Bhumibol Adulyadej yaklaşık 65 yıl geçmesine rağmen hala tahtta. Şehrin her köşesinde kralın ve ailesinin koca koca resimlerini görmemek imkansız. Bangkok'a geldiğim ilk gecede geçen sene hayli olaylı isyanlara neden olan kraliyet karşıtı "kızıllar"ın eylemine şahit oldum. Ancak monarşi ile yönetilen bu ülkede, yarattıkları kaosun üzerinden daha 1 yıl geçmemiş olan bu topluluk o kadar özgür bir şekilde mitinglerini yapıyordu ki, hayretler içerisinde kaldım. Ne koca koca kalkanlarıyla polisler vardı, ne de panzerler. Bir bayram havasında geçiyordu etkinlik. Demokratik bir cumhuriyetin hakim olduğu ülkemde hasret olduğumuz görüntülerdi bunlar. Ve biz de ilk gecemizde bu mitingin ucundan bir parçası olup, küçük İstiklal Caddesi olarak nitelendirebileceğim Khao San Road'a gelmiştik. Her yerin ışıl ışıl olduğu, Tay'lardan çok turistlerin kol gezdiği bu sokakta gerçekten hayat vardı. İlk gün sokak yemeklerinden yayılan yoğun baharatlı farklı kokuya alışmam zor olsa da sonradan Tayland seyahatimin bir parçası oldu bu koku. Ama yine de yerel yemeklerden yediremediler bana, o ayrı. Khao San'ın o farklılığı, kalabalığı, renkleri, müzikleri o kadar güzel geldi ki bana, dostlarımla seyahatim boyunca bu sokakta takılmak bile yetecekti belki. Ama tabi ki öyle olmadı.

IMG_7027Ertesi gün, kültürel ve eski yapısı korunmuş olan hostelimizden, iyi bir uykunun ardından ayrıldık. Tabi hostelde ilk kez kalmıştım ama yıllarını öğrenci yurtlarında geçiren bana pek koymamıştı bu durum. Bangkok'un ünlü pazarı Chatuchak'a gidecektik. Pembe, yeşil, mor, mavi, kırmızı gibi türlü türlü renge sahip ve silme Toyota Corolla olan taksilerden birine atlayıp yola koyulduk. Hayli büyük bir pazar Chatuchak. Aradığınız her şeyi bulabileceğiniz, içinde kaybolmanın hiç de zor olmayacağı ve gerek turist gerekse Tay halkının yoğun ilgisine uğrayan bir pazar. Bu ilginç yerin fotoğraflarını, makinanın bataryasını almadan çıktığımız için göremeyeceksiniz, üzgünüz. Epeyce dolaştık bu pazarı ama genel anlamda ilgimizi çok çekmedi. Üçümüzün de pazar alışverişini çok sevmemesinden olsa gerek. Ama şundan eminim ki annelerimizi bu pazara bıraksak saatlerce çıkmayacakları ve uygun fiyatları görüp poşetlerini dolduracakları kesin. Bangkok seyahatimizde görmek istediğimiz bir diğer adres Grand Palace'dı. Chao Phraya nehrinin kıyısında yer alan bu saray hanedana uzun yıllar boyu ev sahipliği yapmıştı. Şu anki kral burada ikamet etmiyor olsa da yıl içerisindeki pek çok resmi tören burada yapılmakta. Grand Palace'a yaklaştığımız sırada orta yaşlarında güler yüzlü bir amcamız bugün kraliçenin sarayda olduğunu, turistlerin giremeyeceğini, isterlerse nehir turuyla başka tarihi mekanları ziyaret edebileceğimiz yerlere bizi götürebileceğini söyledi. Hatta gayet yardımsever ve samimi bir şekilde bize Bangkok hakkında faydalı ipuçları vermeye çalıştı. Ama biz biliyorduk ki bu tamamen, sonradan adının “gem scam” olduğunu öğrendiğimiz bir dolandırıcılık türüydü. Tabi ki amcaya kibarca "yer mi anadolu çocuğu" dedikten sonra görkemli Grand Palace turumuza başladık.

Budist inanışa ait pek çok yapının bir arada olduğu bu sarayda altın ve altın kaplama malzeme hayli fazla kullanılmış. İçerisinde "Zümrüt Buda" heykelinin bulunduğu bir tapınak da içeren bu sarayda, görkemli ve asabi bakışlı saray muhafızları heykelleri, altından kubbeler, yarı insan yarı kuş olan Kinorn heykeli gibi pek çok ilgi çekici yapı bulunmakta. Koh samui’ye olan yolculuğumuz öncesi, genelde kimsenin gitmediği ama nasıl oluyorsa fazlasıyla bilgi sahibi olduğu şu “meşhur” Bangkok gece hayatına da şöyle bir uğradık, yalan yok. Ama gördüğümüz ortam bizde ilgi uyandırmayı bırakın, bizi gerçekten fazlasıyla rahatsız etti. Her ne kadar özgürlüğün sınırlarının bu denli üst seviyede olması takdire şayan olsa da, bizim bir sınırımız vardı.
 
Cennette Fırtına, Koh Samui

IMG_7101Akşam treniyle başlayacaktı önce Surat Thani, ardından Koh Samui’ye olan yolculuğumuz. Ufak tefek kandırılma ve dolandırılma girişiminden yine atalarımızın bize öğrettiği pratik yöntemlerle kurtularak, yataklı hem de klimalı bölümde yerlerimizi aldık. Yaklaşık 11 saat süren tren, üzerine 45'er dakikalık otobüs ve katamaran yolculuğumuz sonrası doğa harikası Samui adasına, Koh Samui’ye gelmiştik. Lamai plajında yer alan, hayli stil sahibi ve şık hostelimize yerleştikten sonra o muhteşem plajları görmenin zamanı gelmişti. Upuzun ve sarı kumlarla kaplı bu plajın her yeri Hindistan cevizi ağaçlarıyla çevrilmişti. Aslında tam sezonunda geldiğimizi düşünüyorduk ama pek de kalabalık değildi sahil, hele ki Konyaaltı plajının kalabalığına alışmış bizler için. Deniz, kum zemininden dolayı berrak olmasa da hayli temiz ve güzeldi. Gayet iyi vakit geçirdiğimiz bu ilk günümüz Samui’de yağmur görmeyeceğimiz son günümüzdü ne yazık ki. İlk geceyi Lamai plajındaki ilginç barlar sokağında geçirdikten sonra (bu ilginçliği bu satırlarda paylaşmam pek iç açıcı olmaz), ertesi gün bizi hayli kuvvetli bir fırtına bekliyordu. Ama sayılı günleri olan benim için bu yağmur ve koca dalgalar denize girmek için engel değildi. Kimi zaman dalga kıran, kimi zaman kıyıya vuran balina olduğum bu günde, Özcan ve İsmail ile şiddetli yağmurun ve de koca dalgaların arasında gerçekten çok ama çok iyi vakit geçirmiştik. Özgürlük iliklerime kadar işlemişti açıkçası. Hiçbir derdim, hiçbir tasam aklımın köşesinde bile değildi. Sahi, benim bu saatlerde Sultanbeyli’de polikliniğimde olmam gerekmiyor muydu?

IMG_7169İkinci gecemizi, hostelde tanıştığımız Malezya’lı arkadaşların tavsiyesiyle Chaeweng plajında geçirmeye karar vermiştik. Adanın en büyük merkezi olan bu plajı, daha kalabalık ve daha turistik olduğu için seçmediğimize, oraya gidip gece yaşamını görünce açıkçası pişman olduk. Gerek yeme-içme mekanlarının çokluğu, gerek eğlence yerlerinin kalitesi ve de insan kalabalığı, burayı Lamai’den daha renkli hale getiriyordu. Adanın en ünlü ve en büyük eğlence mekanı olan Green Mango gerçekten de şanına yaraşır bir yerdi. Bu koskocaman açık hava diskosunda kendini dansa kaptırıp coşmayan yoktu. Bizler de dahil. Lezzetli Tay biraları Chang ve Singha bizlere bu konuda çok yardımcı oldular açıkçası. Bu kaliteli eğlence mekanı da ne yazık ki çok geç saatlerden sonra orta yaşlı Avrupalı erkeklerin kollarına taktıkları genç Tay kızlarıyla beraber terkettiği bir mekan halini alıyordu. Bu eğlencelerin finali olan yemek faslını da Türk bayrağı gördüğümüz, tavuk dönerin cızır cızır döndüğü bir sokak kebapçısında yaptık. Tabi orda bizleri çekik gözlü tüm çalışanların arasından sıyrılan bir Türk abimiz karşıladı. Hayli seviyeli muhabbetimizin arasına ülkem insanı olduğunu hatırlatan inciler yerleştiren Mehmet abi, 3 yıldır adadan dışarı çıkmadığını ve de hayli mutlu olduğunu bizlere anlatınca ona imrenmeden edemedik. Ama ona rağmen hala “bizim oralar nasıl, çok özledim memleketimi” demeden de geçemiyordu yoldan geçen Tay hayat kadınlarına laf atmadan önce.

Yağmur çok büyük sorun çıkarmıştı Samui’de yaptığımız etkinliklere ama biz yine de eğlenmeyi her zaman başarmıştık. Fillerle safari, çağlayan turları, Anthong doğal parkı gezisi gibi pek çok şeyden mahrum kalmıştık ama birşeyi atlamamamız gerekiyordu. Tayland’a gelip Tay masajı yaptırmadan dönmek olmazdı. Adanın yerlisi olan üç teyze üçümüzü yanyana yatırıp bir güzel çiğnedi tabiri caizse. Masaj mı yapılıyor acı mı çekiyoruz diye anlamadan, birbirimizin girdiği şekillere gülerek hayli eğlenceli bir vakit geçirmiştik. Tayland seyahatim boyunca pek çok kereler iri yapım ve göbeğim, buna çok da alışık olmayan halkın hayli dikkatini çekiyordu. Utanmadan göbeğimi elleyip gülenler bile vardı onu söyleyeyim. Hatta minik bir satıcı kız beni “Big Buda” ya benzetip iltifatta bile bulunmuştu. Çok şükür kimseyi bu nedenle darp etmeden geri dönebildim.

IMG_7198Fırtına hız kesmiyordu Samui’de ve biz Bangkok’a dönmek istiyorduk. Telefonla ulaştığımız tren istasyonu ve acentalardan aldığımız cevap aynıydı, bilet yok. Hatta otobüse ve uçağa bile bilet yoktu. Ama kısa sürede adapte olduğum başkatürlübirşey ruhu şansımızı sonuna kadar zorlamamız gerektiği kararını aldırdı bize. Samui’den bindiğimiz feribot Don Sak limanına geldiğinde, ortalıkta ne bir taksi, ne bir tuk-tuk ne de bir otobüs vardı bizi tren istasyonuna götürecek. Fırtına ve şiddetli yağmur altında, biz ellerimizde çantalarımız, altımızda şortlarımızla kalakalmıştık. Özcan'ın birkaç otostop denemesi boşa çıktıktan sonra arkası açık, pick-up olarak adlandırdığımız kamyonetteki Tayland'lı aile bizi kabul etti. Ama bir sorun vardı. Yaklaşık 60 kilometrelik yolu üstümüz açık bir şekilde bir kamyonetin arkasında, hem de bu yağmur altında ve fırtınada gidecektik. Bizimkiler hemen bana baktı reddedeceğimi düşünerek ama öyle olmadı. Hemen atladım kamyonetin arkasına diyeceğim ama cüssemden ötürü zor da olsa çıkardılar beni kamyonetin arkasına. Yaklaşık 40 dakika, kapkaranlık yollarda, alabildiğine hızlı giden bu aracın arkasında, yağmurun ve fırtınanın altında hiç unutmayacağım bir yolculuk yaşadım. Şarkılar, türküler, anılar yolu bitirmeyi kolaylaştırmıyordu. Ama ben çok da şikayetçi değildim bundan. iyi kalpli Taylandlı dostumuz bizi Surat Thani tren istasyonu kadar getirmişti. Benzin parasına ortak olmayı teklif ettiğimizde bizi yanlış anlayıp bize harçlık vermeye bile kalkışmıştı üstelik. Bize de sadece avuç içlerimizi yüzümüzün önünde birleştirip Tay selamını vermek kalmıştı. İsmail ve Özcan selam vermeye devam ederken aceleyle gittiğim bilet gişesindeki görevliye hemen yer olup olmadığını sormuştum. Tamamı Tay dilinde olan bilgisayar ekranında en alt satırdaki 4 rakamı hariç her yer sıfırı gösteriyordu. O yer de tam istediğimiz klimalı, yataklı vagondandı. Gece 12'deydi tren ama biz istediğimizi almıştık. Bir family mart şubesinde karnımızı doyurup sonrada istasyonda insanları izleyerek geçirdiğimiz saatler sonrası trenimize kavuştuk. Ve Samui maceramızda bu yolculukla son bulmuş, tekrar canım Bangkok’a dönmüştük.

IMG_7255Artık sona yaklaşıyordum. Bu eşsiz seyahatin bitmesini hiç istemesem de bitiyordu. Bangkok’taki son günlerimi ince uzun, saltanat kayıklarına benzeyen küçük teknelerle yapılan nehir turuyla, Khao San'a yapılan ziyaretlerle ve elektronik üzerine nam salmış koca alışveriş marketini gezerek doldurmuştuk. Bunları yaparken en çok da tuk-tuk seyahatlerinde farkediyordum içimdeki çocuksu mutluluğu. Arada böyle kalıplar kullanayım ki sitenin özünden fazla sapma olmasın. Nehir turuyla eski ve asıl Bangkok’un yüzüyle tanışmıştık. Suların üzerinde her an yıkılacakmış gibi duran evlerdeki hayatlar, yüzen marketteki teyzelerin para kazanma telaşı, bizler için birer fotoğraf karesi değildi artık. Şehrin iki yüzünü de görmek, gerçeklerle yüzleştiriyordu insanı.

Sona gelmeden önce birkaç şey daha eklemek istiyorum. İsmail ve özcan’ın ailelerine sesleniyorum. Gençler gayet iyi, sağlıkları yerinde. Gitmişken küçük bi check-uptan da geçirdim, ilaç tedariği de sağladım onlara. Gönlünüzü ferah tutun. Döndüklerinde çok da değişmemiş olduklarını göreceksiniz. Yine aynı İsmail ve Özcan olacak karşınızda. Tabi bazı şeylerde kafalarında pek çok şey değişmiş ama genel hatlarıyla aynılar. çok da fazla kalmadı dönmelerine bildiğiniz gibi, az daha sıkalım dişimizi.

İsmail ve Özcan. Bana hayatım boyunca unutamayacağım bu seyahat için verdiğiniz cesaret için, geçirdiğimiz günler boyunca her derdimi unutturduğunuz için ve de herşeyden önemlisi dostum olduğunuz için binlerce teşekkürler. Artık şunu çok iyi biliyorum ki her ne olursa olsun bizleri mutlu eden çok önemli bir şey var. Yollarda olmak...
 
Aycan Sencer

Başka Türlü Bir Şey'in Notu :  Aylar sonra dünyanın diğer ucunda tekrar beraber olmak bizim için Tayland'ı gezmekten daha güzel ve anlamlıydı Aycan'cım.  Dünyanın başka bir köşesinde kısa süre sonra tekrar görüşmek üzere. Ayrıca biliyorsun önemli olan yolda yemek... şey yani yolda olmak...