Yeşilin ve Grinin Gölgesinde, Taman Negara & Kuala Lumpur
Pazartesi, 30 Mayıs 2011 20:39
DSC_0838Sıcağın etkisiyle zeminden buharlaşan su havayı iyice nemli hale getirmişti. Saatlerdir yürüdüğümüz için hem yorulmuş hem de terden sırılsıklam olmuştuk. Yere oturup paçalarımı sıvadım. Bacaklarıma yapışan sülükleri farkettim. Bazıları yeni yapışmış olacak ki henüz küçüktü. Bazıları ise karnını doyurmuş ve şişmiş hatta bir tanesi patlayıp bacağımı kan içinde bırakmıştı. Rahmetli anneannem geldi aklıma. Pazardan şişe içinde aldığı sülükleri romatizmalarına iyi geldiği için dizine yapıştırır, sülüklerin kanını emmesine izin verirdi. Hayvanların böyle bir meziyeti var mıydı yoksa anneannem buna kendini inandırdığı için mi yapıyordu bilmiyorum ancak o günlerde bu eylem bana korku verirdi. Sülükleri bacağımdan çıkardım, kafamı yukarı kaldırıp baktım. Loş ışık, metrelerce yükseklikteki ağaçların gür yapraklı dallarının arasından zorla içeri süzülmeye çalışırken kendilerini saklamakta usta bir kaç tropik kuş alışık olmadığım ezgilerle ötmeye devam ediyordu. İstanbulda olsaydım klima altındaki ofisimde temiz kıyafetlerimle çalışıyor olup, akşam eve gittiğimde de sıcak bir duş ve ardından güzel bir yemek yerdim muhtemelen. Bunların hepsi bana şu anda çok uzak. Çünkü Malezya'da, dünyanın en yaşlı yağmur ormanları, Taman Negara'nın tam ortasında oturuyordum.

DSC_0882Kota Bharu'dan günün erken saatlerinde yol arkadaşlarımız, James, Stephan ve kız arkadaşı Julia ile orman ekspresine binerek ayrıldık. Şehirden ayrıldıktan bir kaç saat sonra tren sık ağaçlı ormanların arasında yol almaya başladı ve 7 saat sonunda Jerantut şehrine ulaştı. Buradan bindiğimiz yerel bir minibüs ile bir kaç saat içinde yaklaşık 130 milyon yıl yaşındaki yağmur ormanı Taman Negara'ya ulaştık. Daha önce Güney Amerika'da yağmur ormanlarında bulunmuştuk ancak Taman Negara'nın dünyanın en yaşlı ormanı olması burayı özel yapıyordu. Yine de güzelim Perhentian plajlarını bırakıp bu son derece nemli, sıcak ve çamurlu ormana gelmemiz açıkçası biraz canımızı sıktı. Neden geldik şimdi buraya demekten kendimizi alamadık. Yorucu yolculukların ardından sırtımızda 20 kg'lık çantalarla ormanda kalacak yer aramamız da işin tuzu biberi oldu. Neyseki başımızı sokacak bir yer bulup ve karnımızı kahverengi nehir üzerinde yüzen restoranların birinde doyurduktan sonra hepsini unuttuk. Ekvatora oldukça yakın olduğumuz için hava oldukça erken saatlerde kararıyor. Yağmur ormanında karanlıkta yapabileceğimiz tek şey uyumak. Öyle de oldu.

DSC_0859Gündüz saatlerinde ormanı keşfetmek üzere yine aynı ekiple hazırlıklarımızı yapıp ormanın derinliklerine daldık. Ormanda yönleri gösteren işaret ve tabelalar mevcut, yoksa kaybolmak işten bile değil. Kalın ve uzun gövdeli ağaçlar, bu ağaçlardan sarkan sarmaşıklar, kauçuk ağaçları ve ilk defa karşılaştığımız daha bir çok bitki örtüsü. Bizi rahatsız eden sıcak hava, bol yağmur bu ekosistemin oluşmasındaki en büyük etken sanki. Yürüyüşün bir kısmını orman zemininde yaptıktan sonra bir kısmını da "saçak yol" olarak anılan, dev ağaçların arasında halatlardan kurulmuş köprüler üzerinde gerçekleştirdik. Yerden yaklaşık 30 metre yükseklikteki ve her adımda bir beşik gibi sallanan bu köprü üzerinde yürümek oldukça heyecan verici. Tabi bu insanlara ormanı tepeden görme imkanı da veriyor. Uzun kıyafetler giymemize rağmen yürüyüş sırasında sülüklerin saldırısına uğramaktan kurtulamadık. Ormanda geçirdiğimiz 5 saatten sonra da kasabaya geri döndük. Ormanda yaşayan kaplan, panter, fil ve tapir gibi hayvanlar da var. Bu hayvanları geçe çıkılan safaride görmek mümkün ancak hayvanları görmek adına hayvanların üzerine projektör tutulması ve onları geçici bir süre körlüğe uğratma tekniği bizi rahatsız ettiği için bu safariye katılmadık. O gece yağan yağmur sanırım bu safariyi yapmak isteyenleri de caydırmıştır zira yağmur ormanı yağmuru oldukça yoğun oluyor.

Ertesi gün yorgunluğumuza aldırmayıp güneşin doğuşuyla beraber ormandan ayrılıp tekrar Jerantut'a geri geldik. Amacımız Cameron Highlands adlı dağlık bölgeye gidip buradaki çay tarlalarının arasında cirit atmaktı ancak bu bölgeye giden yerel ulaşım aracı yoktu şehirde. Buraya gitmenin tek yolu seyahat acentalarının kaldırdığı "turist" minibüsleri ve gereğinden fazla talep edilen can sıkıcı ücretleri var. Biz de bunu redderek yol arkadaşlarımızla vedalaşıp yönümüzü başkent Kuala Lumpur'a çevirdik.

DSC_0925Kuala Lumpur yolculuğu sırasında bir ara otobüsün içi yine dumanla doldu. Daha önce yanan trenden sonra acaba bu defa otobüsümüz mü yanıyor diyerek şoförü uyardım, kendisi zaten olaydan haberdar ve sakindi. Yol kenarında bir yerde durup aşağıya indik. Ciddi bir şey yoktu ancak bir sonraki otobüsü bekleyip onunla gitmek durumunda kaldık. Kuala Lumpur ismi uzun olduğu için herkes bu şehri KL olarak çağırıyor. KL'ye geldiğimizi uzakta beliren Petronas'ın ikiz kulelerini gördüğümüzde anladık. Şehirdeki metro sistemi sayesinde gitmek istediğmiz Çin mahallesine kolayca ulaştık. Burada yerleştiğimiz hostel gezimizdeki en ilginç hostellerden biriydi. Sakin tavırlı beyaz takkeli resepsiyonist bizimle ilgilenirken arka planda bir taraftan ilahi bir taraftan da jazz müzik çalıyordu. Duvardaki sanatsal tablolar, geceleri ortalığı kaplayan ot kokusu ve ortalıkta dolaşan farklı tarzda insanlar bu hosteli fazlasıyla bohem yapıyordu. Biz de garip mi görünüyorduk acaba bu insanlar gibi? Hostelde tavırlarından Türk olduğunu anlamakta zorlanmadığım gence o sihirli sözcüğü sordum. Türk müsün? Mustafa Malezya'da 5 yıldır yaşıyor ve mühendislik okuyordu. KL'ye gezmek amacıyla gelmişti. Böyle Türkleri her gördüğümde onlara özenirim. Mustafa da onlardan biri oldu benim için. Çünkü ben o yaşlarda değil Malezya, İstanbul'a geldiğim için bile çok büyük bir iş yapmış gibi sayıyordum kendimi.

DSC_0989Çin mahallesi olunca her şey Çin'deki gibi oluyor elbet. Buradaki en meşhur sokak Petaling sokağı. Bu sokakta ve etrafındaki sokak restoranları ve bunların yemek kokuları, Çince yazılar, Çin işi ürünler bizi bir anda Çin'e geri götürdü. Sokağın girişindeki Hintli taksi şoförlerinin ısrarla taksilerine bindirme çabaları da Hindistan'ı hatırlattı. Eski bir İngiliz kolonisi olan Malezya bağımsızlığını 50 yıl önce almış. En ilginç kısmı ise kültürel olarak birbirinden çok farklı Çinli, Hintli ve Malay ırkından insanların burada bir arada yaşaması. Aynı bölgede bir hindu tapınağı, Çin budist tapınağı ve cami bulunabiliyor. Herbir etnik grup genelde kendi dilini konuşuyor ve gruplar kendi aralarında İngilizce anlaşıyorlar. Bu insanların bir araya geliş öyküsü ise basit, geçmişte Malezya ticaret için buluşulan bir pazar yeri konumunda. Çin mahallesi dışında bir de altın üçgen olarak anılan şehrin modern yüzü mevcut. Bu üçgen KLCC (KL şehir merkezi) ve Bukit Bintang gibi bölgeleri kapsıyor. Bu bölgelerde şehrin diğer yerlerinden farklı olarak plazalar, lüks alışveriş merkezleri, bar, kulüp ve restoranları görmek mümkün. Bukit Bintang meydanındaki dev ekranda sürekli dönüp duran İstanbul reklamı dikkatimizi çekti. KLCC'nin ise en bilinen yüzü Petronas ikiz kuleleri. Bu kuleler zamanında Amerika'daki Empire State binasının "dünyanın en yüksek binası" sıfatını ele geçiren kulelerin ta kendisi. Ancak zamanla bu sıfatı ikiz kuleler de kaybettiği için bu yapı şu anda yükseklik sıralamasında dünyada üçüncü sırada.

DSC_0004Şehrin biraz dışındaki bir Hindu tapınağı olan Batu mağaraları ise görülmeye değer. Tapınağın girişinde insanları dev bir Lord Murugan heykeli karşılıyor. Yüksek merdivenleri tırmanarak ulaşılan bu mağara tapınak, Thaipusam festivali sırasında Hindular tarafından yoğun ziyarete uğruyor. Bir de tapınağın sakinleri maymunlar var. Aslında onlara sakin demek yanlış olur, oldukça agresif ve tehlikeliler. Biz oradayken ziyaretçilerin elindeki yiyecek ve içecekleri kapıp insanlara zarar verdiklerine şahit olduk. Hindu tapınağı sonrası bir de KL'deki en eski camilerden biri olan Jamek Camisi'ne uğradık. Çin'de gördüğümüz tapınak mimarisindeki camiden sonra buradaki camilerde ilginç olan şey ise kapı veya pencere bulunmaması. Çünkü yılın her anı sıcak bir ülke burası.

DSC_0112KL'de geçirdiğimiz günler sonrası bize yine yol göründü. KL'den bindiğimiz tren ile kısa sayılabilecek bir yolculuk ile Malay yarımadasının sonundaki Singapur'a geldik. Ancak burayı gezme işini daha sonraya bıraktık. Çünkü bir an önce Endonezya'ya gitmek istiyorduk. Singapur havalanına geldiğimizde havayolu şirketi Endonezya'ya ilk gidişimiz olduğu için, dönüş biletimiz olmadan check-in yapılamayacağını söyledi. Aksilikler yüzünden biz dönüş biletimizi alana kadar check-in kapandı ve biz de uçuşumuzu göz göre göre kaçırdık. Bir önceki gün de Güney Amerika uçuşlarına baktığımız için uyumamıştık, bu geceyi de havalanı koltuklarında geçirdik. Ancak Hindistan'ın tren istasyonlarından sonra havalanı koltukları bize beş yıldızlı otel gibi geliyor açıkçası. Ertesi günün ilk uçuşuyla Endonezya'nın Java adası üzerindeki başkenti Jakarta'ya ulaştık. Java adasında karadan güneye doğru ilerleyip Bali 'ye ulaşmayı hedefliyoruz. Orada Kurtuluş ile buluşacağız ve gezimizin Asya bacağını beraber tamamlayacağız. Bu Jakarta ismi kulağa nedense hoş geliyor. Jakarta, Jakarta, Jakarta...
 
Fotoğraflar: Taman Negara, Kuala Lumpur
ismail
 
El Yapımı Bileklik, Penang & Perhentian Adaları
Cuma, 20 Mayıs 2011 18:06
DSC_0683- Merhaba, bileklik alır mısınız ? El yapımı üstelik.
* Hayır, teşekkürler...

- İyi geceler, el yapımı bileklik almak ister misiniz ? Sadece 10 Ringgit.
* ...
- Eminim size cok yakışacaktır, denemek ister misiniz ?
* Tamam.
- Gerçekten çok yakıştı.
* Ne kadardı bu ?
- Sadece 10 Ringgit.
* Tamam, buyrun.
- Teşekkürler, iyi geceler.

- Merhaba, bileklere bakmak ister misiniz ? Küpe ve kolyeler de var.
* Hayır, hayır...

- Merhaba, el yapımı bilekliklerden almak ister misiniz ?
* Eğer şarkı da söylerseniz alırım.
- Şarkı söylemiyoruz, bileklik satıyoruz. Yell

- İyi geceler, kız arkadaşınıza bileklik almak istemez misiniz ? El yapımı üstelik.
- Olabilir...


DSC_0705Phi Phi Adası'ndan yola çıkıp önce feribotla Krabi'ye ardından minibüsle Tayland'ın güneyindeki Had Yai şehrine vardıktan sonra hiç oyalanmandan Malezya sınırına doğru yola çıktık. Sınırdaki işlemler cok uzun sürmedi. Uzun uzun vakit geçirdiğimiz Tayland'a veda edip Malezya'ya girdiğimizde yeni bir kültür bizi bekliyordu. Daha önce bu ülkeyle ilgili duyduklarımız itibariyle farklı bir anlayışla karşılaşacağımızı tahmin ediyorduk. Sınırı geçtikten bir kaç saat sonra Butterworth'e, bizi büyük bir ada üzerine kurulmuş olan Penang şehrine ulaştıracak feribota bineceğimiz yere ulaştık. Feribotun üst katına çıkıp etrafı seyretmeye koyulduk. Feribottaki insan profili Malezya hakkında bilgiler veriyordu aslında. Halkın çoğunluğu müslüman Malay'lardan oluşuyor, bunun dışında çok sayıda Çin ve Hint kökenli insan da mevcut. Feribotun içine bakınca da farklı görünüş ve inanışa sahip insanları bir arada görmek mümkün. Ülkenin resmi dini İslam olsa da her din özgürce yaşanabiliyor. Feribottan dışarıya bakınca aklıma Çanakkale geldi. Zihnimde canlanan feribot, Eceabat, Gelibolu, Çanakkale kelimeleri her zamanki gibi bir gülümsemeye neden oldu. Ancak biraz ilerde görünen Asya'nın en uzun, dünyanın en uzun 3. köprüsü olan Penang Köprüsü geri döndürdü beni Malezya'nın batı kıyılarına.

DSC_0747Feribotumuz şehrin Çin mahallesi olarak bilinen Georgetown'a yanaştığında saatler akşam 9'u gösteriyordu ve biz yine koca bir günü yolda geçirmiştik. Bir kaç yer dolaştıktan sonra uygun bir pansiyon bulup yerleştik ve bir şeyler yemek üzere dışarıya çıktık. Bir süre sonra parlak neon lambalarının işaret ettiği gece çarşısı dikkatimizi çekti. Küçük bir sahne, şarkı söyleyen bir kadın ve etrafta onlarca masa. Yemek için uygun bir yer. Karnımızı ucuz sayılabilecek bir fiyata doyurduktan sonra etrafı dolaşmaya başladık. Pek canlı bir gece yaşamı beklemiyorduk açıkcası. Ancak ne kadar yanıldığımızı biraz ilerideki bar ve kulüpleri görünce anladık. İnsanlar akın akın eğlenmeye geliyordu, biz de şaşkın şaşkın etrafa bakıyorduk. Aniden dikkatimizi bankların üzerinde oturan biri Avrupalı biri Asyalı iki kız çekti. Aralarında duran takıları satmaya çalıştıklarını yanlarına gidince anladık.

DSC_0818Terhi Finlandiyalı, 30 yaşında, 3 haftalığına Portekiz'i gezmek için Helsinki'den ayrılalı 3 sene olmuş. O gündür de yollarda. Şimdilerde kendi yaptığı bileklikleri satarak gezmeye devam ediyor. Hemen yanında bulunan Sky'la da burda tanışmışlar. Sky Malezya'da okuyan bir Çinli, bir kaç günlüğüne geldiği Penang'da Terhi ile tanışmış ve yardımcı olmaya karar vermiş. Bizim de uzun zamandır yolda olduğumuzu öğrenince sohbet uzadı, Terhi'nin hikayesinin detaylarını öğrenince de yardımcı olmaya karar verdik. Satış ekibine 2 Türk katılınca ve müşteri odaklı dinamik satış modeline (!) geçince yani gözümüze kestirdiğimiz kişilere "Bileklik almaz mısınız ?" diye sormaya başlayınca işler iyice açıldı. Gecenin sonunda toplamda 150 Ringgit yani yaklaşık 75 Liralık satış yapmıştık, Terhi gayet mutlu görünüyordu.

Penang'da geçirdiğimiz 2 günü şehri gezmeye ayırdık ancak 2 gün bile fazlaydı sanırım. Çok özel bir şey vadetmiyordu Penang. En ilginç yeri olarak 4 farklı dine ait tapınakların bir arada bulunduğu ve küçük Hindistan olarak anılan mahalle sayılabilir. Bölgeyi dolaşırken kulağımıza çalınan Hint müzikleri bizi bir an için Hindistan'a götürdü ancak Hindistan'a karşı olan antipatimiz hala sürdüğü için hemen geri döndük. Bir dikkat çekici nokta, şehirdeki bazı yapıların duvarları yok, sadece kolonlardan ibaret. İklimin tropikal olması sebebiyle hava sürekli sıcak olduğu için böyle bir düzenleme olmuş, duvara kimin ihtiyacı var zaten.

DSC_0766Penang'dan sonra rotamızda Perhentian adaları vardı, sabah erken saatlerde minibüsle yola çıktık ve öğle saatlerinde Kuala Besut'a vardık. Adalarda ATM olmadığını öğrenip bir süre ATM aradıktan sonra sürat teknesiyle adalara yola koyulduk. Turkuaz renkli pırıl pırıl denizin uzandığı Long Beach'e yaklaşık 45 dakika sonra vardık. Teknemiz herhangi bir iskeleye değil de insanların denize girdiği plaja yanaştı, burda daha küçük bir tekneye geçip plaja ulaştık. Denizin içinden gelen 2 sırtçantalı adam fikri fena değildi aslında. Perhentian adaları biri büyük diğeri nispeten daha küçük 2 adadan ulaşıyor, biz daha çok gezginlerin uğrak noktası olan küçük Perhentian adası üzerindeki Long Beach'i seçmiştik. Zaten ada üzerinde bırakın asfalt yolu, yürümek için bile yol yok. Tüm yerleşim plaj etrafındaki bir kaç pansiyon, otel ve restorandan oluşuyor. Adanın diğer tarafındaki plaja ulaşmak için ağaçların arasında bir 10 dakikalık yürüyüş yapmanız gerekiyor. Tabi karşınıza bir komodo ejderi çıkınca bu süre biraz uzayabiliyor.

P5180116Bol bol dinlenip denize girdik Perhentian Adaları'nda. Pırıl pırıl sularda uzun uzun yüzmek bir nevi terapi gibiydi ama en keyifli anları adalar etrafında çıktığımız şnorkel turunda yaşadık. Türlü balıklar, dev deniz kamlumbağaları ve hatta köpekbalıklarıyla yüzmek çok özeldi. Bir Jaws beklentisi oluştuğunun farkındayım ancak bu köpekbalıkları daha çok zararsız türden olanlar. Gece saatlerinde kumsalda müzik eşliğinde denizi ve dolunayı seyretmek, gündüz yüzdüğümüz ancak gece gel-git sebebiyle çekilen denizde yürümek hatta kumsala yumurtalarını bırakan kaplumbağanın denize ulaşmasını seyretmek de gayet keyifliydi. Kaplumbağa denize 30 dakikada ancak ulaşabildiği için doya doya seyrettik kendisini.

Önümüzde Kuala Lumpur ve Singapur öncesi görmek istediğimiz 2 yer daha var Malezya'da. Bunların biri dünyanın en eski yağmur ormanı Taman Negara, diğeri de cameron Highlands. Sabah erken uyanıp tekrar yatmaya karar verince Taman Negara'ya olan otobüsü kaçırdık ve kendimizi yine yolda tanıştığımız insanlarla Kota Bharu şehrinde bulduk. Burdan erken saatlerde Orman Ekspresi olarak bilinen trenle Taman Negara'ya doğru yola çıkacağız.

- İso, bence çiftlere gidelim abi, erkek arkadaşları kızlara kesin alır.
* Evet, evet, çok yakıştı falan da deriz.
- Bu erkekler dünyanın her yerinde niye böyle ya ?

Özcan