Melek'ler ülkesi, Venezuela
Pazar, 21 Ağustos 2011 03:33
DSC_0335Tüm gece aralık vermeden yağan yağmur sabaha karşı durmuştu. Açık havada uyuduğum hamaktan doğrulmak çok zor geliyordu ancak zor da olsa ayağa kalktım. Bir kaç adım sonra yerdeki ıslak yapraklara ve dallara basıyordum zaten. Churum nehri biraz aşağıda gürül gürül akıyordu. Kafamı yavaşca yukarı kaldırdım. Önceki gün bulutların kapattığı şelale uzaklardan görünüyordu. Ancak bulutlar yine kıskançtı. Birazdan ortalığı yine beyaza bürüdüler. Kahvaltımızı yapıp nehri geçtik ve ormanda ilerlemeye başladık. Zemin gece yağan yağmur yüzünden kayganlaşmıştı, sık sık su ve çamur birikintileri ile karşılaşıyorduk. Etrafı saran ağaç kökleri ve kayalara basarak yolumuza devam ettik. Şelalenin sesi giderek artıyordu, yakınlaşıyor olmalıydık, yürüyüşe devam ettik. Grup dinlenme molası verdiğinde ben sabırsızlığıma yenik düşüp yola devam ettim ve sesin geldiği yöne doğru tırmanışı sürdürdüm. Bir süre sonra yaklaşık 50 saat otobüs, 1 saat uçak, 4 saat tekne yolculuğu üstüne ormanda yapılan 1 saatlik tırmanış sonunda hedefe ulaşmıştım; dünyanın en yüksek şelalesi Angel bulutların arasında pırıl pırıl parlıyordu...

 

DSC_0229Lora'yı Bogota Eldorado Havalimanı'ndan evine uğurladıktan sonra bize yine yollar görünmüştü. Ancak öncesinde nakit para problemlerini çözmemiz gerekti. Venezuela'daki bankalarda kullanılan resmi dolar kuru ve günlük hayatta kullanılan dolar kuru arasında yaklaşık 2 kat fark olduğunu öğrenince yanımıza mümkün olduğu kadar nakit almaya çalıştık. Bu da ATM arama, bulma ve çekebildiğimiz parayı Amerikan dolarına çevirme gibi işlemleri kapsayan bir miktar uğraş demekti. Sorunları kısmen çözdükten sonra Bogota otobüs terminaline doğru yola çıktık ancak bu sefer de cuma akşamı trafiğine yakalandık, anlaşılan Bogota partiye hazırlanıyordu ve bizim de şehirden ayrılmamızı istemiyordu. Ancak sonunda terminale ulaşıp Venezuela sınırındaki Cucuta şehrine giden ilk otobüse biletimizi aldık. Bogota'ya kadar sık sık gördüğümüz diğer gezginler bu otobüsle beraber ortadan kaybolmuşlardı. Venezuela'daki güvenlik tehlikesi doğal güzelliklerine rağmen insanları ülkeden kaçırıyordu. Dumanlı And dağlarındaki arasındaki bol virajlı yolculuğumuz 16 saat sürdükten sonra sonunda dağlardan inip Cucuta'ya ulaştık. Bir süredir Cusco, Quito, Otavalo, Bogota gibi And Dağları üzerinde kurulu şehirlerde soğuktan şikayet ettikten sonra dağları terketmenin iyi geldiğini söylemek mümkün. Cucuta otobüs terminalinde otobüsten indiğimizde etrafımızı bizi Venezuela tarafına götürebileceklerini söyleyen taksi şöförleri sardı ancak bizim tercihimiz genelde olduğu gibi toplu ulaşımdı. Bizi sınıra götüren minibüste yerimizi almadan önce terminal içindeki restoranda bir şeyler atıştırdık. Masadan kalkmak üzereyken yanımıza gelen yaşlı adam tabaklarımızı işaret edip bir şeyler söyledi. Biz tabakları almak istediğini düşünüp masadan kalktık, çantalarımızı tekrar sırtlanırken aslında ne demek istediğini yeni anladık, yaşlı adam bizim kalktığımız masaya oturmuştu, sadece karnını doyurmak istiyordu...

DSC_0105Sınırın Venezuela tarafındaki en büyük şehire doğru yol aldı bindiğimiz eski minibüs ancak bizi sınırda indirmeyi unutunca apar topar aracı durdurduk ve araçtan indik. Pasaportlarımıza çıkış damgalarını bastırıp ağır ağır köprünün diğer tarafına, Venezuela'ya doğru yürümeye başladık. Yol boyu gördüğümüz eski büyük Amerikan arabaları Venezuela'nın meşhur lideri Chavez'in söylemlerine zıt görüntüler oluşturuyordu. Daha önce yolda karşılaştığımız insanlardan duyduklarımızın etkisiyle güvenlik endişelerimiz vardı, dikkatli ve gergin biçimde sınırdan içeri girdik. Kendimi Mordor'a giren Frodo gibi hissediyordum. (Aslında ben Aragorn'a daha çok benzerim ama neyse) Pasaport işlemlerini kolayca geçip bizi San Cristobal'e götürecek bir minibüse bindik ancak biraz ilerdeki kontrol noktasında askerlerin dikkatini çoktan çekmiştik. Çantalarımızı da alıp aşağı indik. Bize sorular sorulurken, çantalarımız arandı. Bu durumla ilerleyen günlerde pek çok kez karşılaşacaktık. Bir kaç saat sonra vardığımız San Cristobal otobüs terminaline kalabalık hakimdi, nitekim pek çok şehre bilet de yoktu. Biz ordan oraya dolanıp bilet ararken yine askerlerin dikkatini çekmiş olmalıyız ki bir kez daha pasaportlar istendi, yine sorular soruldu. Sonunda tek çarenin ülkenin kuzeyindeki Valencia şehrine gitmek olduğuna karar verip yola çıktık. Bir başka çözüm başkent Caracas'a gitmekti ancak şehirdeki tehlike sebebiyle mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışıyorduk başkentten. 12 saatlik yolculuğumuzu ara ara yine askerler kesti, pasaportlara bakıldı, köpeklerle arama yapıldı.  
 
DSC_0109Sabaha karşı Valencia'ya vardık. Şehrin belediye başkanı ve Chavez'in resimlerinin süslediği otobüs terminalinde bir şeyler atıştırıp Ciudad Bolivar'a giden ilk otobüse bilet aldık. Ülkeye gelme sebebimiz olan Angel Şelalesi'ne gitmenin en kolay yolu bu şehirden başlayan turlara katılmaktı. Ancak otobüsün hareket saatinde perona geldiğimizde otobüse binmek için yarışan onlarca kişi gördük. Şaşkın şaşkın kalabalığı izleyip sıramızı bekledikten sonra otobüsteki yerimizi aldık. Otobüsümüz yoluna devam ederken geldiğimiz büyük ve kalabalık şehrin Caracas olduğunu ise diğer yolculardan öğrendik. Ne kadar uzak durmaya çalışsak da kendimizi yine başkentte bulmuştuk. Caracas'ın çok katlı yüksek binaları güzel olmasına güzeldi ancak şehrin biraz dışındaki boyasız gecekondu yığınları için aynı şeyi söylemek zor. Otobüs camından merakla seyrettik üstüste duran evleri. Yolculuğumuz geceyarısı son buldu. Ciudad Bolivar'a vardığımızda saat gece 12'yi geçmişti. Bindiğimiz taksi şöförünün önerisiyle gittiğimiz pansiyon geniş avlusu ve avludaki ağaçlarıyla ferah bir yerdi. 2 gece sonunda yatay şekilde uyumanın tam yeri ve vaktiydi.

DSC_0122Ertesi gün boş sokaklarında dolaştığımız Ciudad Bolivar şehri, şehrin içinden geçen büyük ve akıntılı nehir kenarında balık tutan insanlar dışında çok bir özellik taşımıyor aslında. Ancak şehir, gördüğümüz tek Venezuela şehri olması nedeniyle Venezuela kızları için referans oldu. Bu küçük şehirde gördüklerimiz itibariyle Venezuela kızlarının Kolombiya kızlarından da güzel olduğunu söylemek mümkün. Bir nevi yeryüzündeki melekler durumu. Evet, güzellik yarışmaları jürilerinin bir bildiği var anlaşılan. İşin garip tarafı ise şehirde bunca güzel kız olmasına rağmen yemek yiyecek doğru dürüst bir yer yok. Ne alakası var diye düşünenler için Türk erkeklerinin temel odak noktalarının yemek, kızlar ve futbol olduğunu hatırlatalım. Uzun süren restoran arayışımız bir pasaj içindeki ufak bir yerde son buldu. Tipik Venezuela yemeği olarak önümüze gelen tabakta pilav, kara fasulye, salata, et ve makarna vardı. Türk yemeklerine duyduğumuz özlem günden güne artmaya devam ediyordu. Karayolu ile ulaşım olmayan Angel şelalesine gitmenin tek yolu turlara katılmak olduğundan diğer gün katılacağımız turu da ayarlayıp kaldığımız yere döndük. Sıcak havanın bunalttığı sokaklardansa ağaçların ferah gölgesinde vakit geçirmek daha keyifliydi.

DSC_0139Erken saatlerde havaaalanındaydık diğer gün. Bizi Canaima'ya götürecek olan 5 kişilik Cessna tipi uçakta yerimizi almış, kalkmaya hazırlanıyorduk ki pilotun "Bu çalışmıyor" bakışı ile karşılaştık. Herkes aşağı indi, problemin çözülmesini bekledik ve bir süre sonra havalandık. Düşük irtifadaki bir saatlik yolculuğumuzun ardından şelalelerin süslediği Canaima gölü aşağıda göründü. Keskin bir dönüşün ardından piste indik ve oyalanmadan Canaima gölünü oluşturan Carrao nehri üzerindeki kano yolculuğumuz başladı. Carrao nehrinde bulunan bol miktardaki mineralin verdiği turuncu, kırmızı arası renk ve güçlü dalgalar arasında sık sık ıslanarak sürdü yolculuk. 2 saat kadar sonra masa şeklinde dağlar olarak tanımlanabilecek tepuiler arasında kıvrılarak Carrao nehrinin bir kolu olan Churun nehri üzerinde yola devam ettik. Bir süre sonra bu sefer de yağmur başladı. Nehrin dalgalarına bir de yağmur eklenince sırılsıklam olmuştuk. Toplamda 4 saatin sonunda geceyi geçireceğimiz yere, nehrin hemen kenarında, ormanın içinde yer alan hamaklara ulaştık. Bulunduğumuz noktadan şelaleyi görmek mümkündü ancak bulutlar bizimle hemfikir olmayınca pek bir şey görünmüyordu. Gece gruptaki Venezuela'lı kızlarla sohbetle geçti, bir ara etrafta tapir olduğu haberi gelince biraz korku yaşansa da biz kızları tapirin Lüksemburg'da olduğuna ikna edince ortalık sakinleşti. İlerleyen saatlerde kahkahalar yerini hamaklardan gelen horultulara bıraktı...

up-movie-pixarSabah yapılan 1 saatlik yürüyüş sonrası şelaleyi en net görebileceğimiz noktaya ulaştık. Metrelerce yükseklikten su gruplarının aşağı düşüşünü ve pek çoğunun yere bile ulaşmadan buharlaştığını görmek mümkündü. Su bulutları bize kadar ulaşıyordu. Angel Şelalesi aslında 1930'lara kadar pek bilinmiyordu. 1933 yılında Amerikalı maceraperest James Crawford Angel altın aramak amacıyla çıktığı ve kendi kullandığı uçak yolculuğunda şelaleyi farketmiş, daha sonra da dünyaya duyurmuş. Bundan bir kaç sene sonra şelaleyi arkadaşlarına göstermek için yaptığı uçuş sırasında uçağı şelale yakınlarında düşmüş ancak kendisi ve arkadaşları kazadan sağ kurtulmuşlar. Bu kaza da kendisinin Venezuela'da efsane haline gelmesini sağlamış. Şelale de bugünden sonra kendi adıyla anılmaya başlanmış. Şelale görsel güzelliği ve yüksekliğinin yanında ulaşımının zor olması sebebiyle de halen çok ünlü, tam 979 metre uzunluğunda. Sinema ve animasyon severlerin yakından tanıyacağı "Yukarı" adlı film de temelde şelaleyi konu alıyor. Her ne kadar filmde ismi Cennet Şelalesi diye geçse de, filmdeki şelalenin esin kaynağı Angel Şelalesi.
 
 
 
    
DSC_0381 Geldiğimiz yolu geri dönerek nehir kenarına ulaştık tekrar, akıntılı nehri zor da olsa yürüyerek geçtik ve bizi bekleyen kanoya bindik. Geri dönüş vakti gelmişti. Önceki gün 4 saatte geldiğimiz yolu akıntıyla aynı yönde olunca bu kez 2 saatte aldık. Geceyi geçireceğimiz yer Canaima gölünün hemen kenarındaydı bu kez. Bahçedeki kumsaldan gölü oluşturan şelaleler seyredilebiliyordu. Ancak şelalelerle sınavımız henüz bitmemişti. Hatta daha zor bir sınav bizi bekliyordu yemekten sonra. Gölün ters tarafında 2 şelale daha yer alıyordu. Bunlardan El Sapo şelalesine doğru giderken karşılaştığımız sırılsıklam insanlar neyle karşılaşacağımız hakkında fikir veriyordu aslında. Gürül gürül akan şelalenin altından geçen yol başlarda basit görünse de biraz daha ilerleyince ortalık akıl dışı bir hal aldı. Hemen tepemizden aşağı akan metrelerce küp su kayalara çarpıp ortalığı duman içinde bırakıyor bizi de tekrar sırılsıklam yapıyordu. Çığlıklar arasında diğer tarafa geçtik, ancak fotoğraf makinamız çoktan işlevini kaybetmişti. (Merak etmeyin, şimdi kurudu, eskisi gibi çalışıyor) Şelalenin diğer tarafındaki doğal havuzlarda eğlenen insanlara katıldık bir süre. Geri dönüş yolu yine çığlıklarla doluydu. Yolun sonuna ulaştığımızda karşılaştığımız Japon çift şaşkın bakışlarına rağmen duruma bizden daha hazırdı, deniz gözlükleri ve dalış kıyafetleriyle almışlardı yerlerini.

DSC_0393Gece açık havadaki yataklarımızda şelalelerin sesi eşliğinde uyuduk. Alacakaranlıkta gözümü açtığımda yine yağmur yağıyordu. Anlaşılan Venezuela seyahatimiz suyla özdeşleşecekti. Kahvaltı sonrası nehrin içindeki minerallerin oluşturduğu köpüklerin üzerinde Canaima köyüne geçip orada dolaştıktan sonra dönüş için havalimanındaki yerimizi aldık. Dönüş uçağımız biraz daha büyüktü. Ciudad Bolivar havalimanında biraz vakit öldürüp bizi Brezilya sınırındaki Santa Elena de Uairen'e götürecek olan otobüse bindik. Yolculuk her zamanki gibi buz gibi soğukta sona ermek üzereydi ki askerler yine kendilerini gösterdi. 40 kişinin olduğu otobüsten sadece ikimiz indirildik, çantalarımız çıkarıldı, didik didik arandı. İngilizcesinden hiç bir şey anlamadığımız rütbeli askerin "İngilizce bilmiyor musunuz ? İngilizce konuşuyorum ben" sözlerine gülümseyerek cevap verdikten sonra (Dış ses : Başka nasıl cevap verebilirdiniz ?) otobüse geri döndük ve bir süre sonra da Santa Elena'ya ulaştık. Burdan bir dolmuş taksiyle sınıra ulaştık ve Venezuela'ya veda ettik. Artık turun son ülkesi Brezilya'dayız ve turun son şehri olan Manaus'a, Amazonların kalbine doğru yol alıyoruz, İstanbul'a az kaldı, 13 aylık macerayı yakında sonlandırıyoruz...
 
 
Not : Bu yazıyı da Güney Amerika'da en çok dinlediğimiz şarkılardan biriyle bitirmek yerinde olur sanki...
 
Özcan